28 Ocak 2023 Cumartesi

Tanrının Sessizliği mi Tanrının çağrısı mı?

Martin Scorsese'in yönettiği Silence 2016 (Sessizlik) filmini izledim.

Andrew Garfield (Rodrigues) ve Liam Neeson'un (Ferreira) başrollerini oynadığı film 17. yüzyılda Japonya'da Tokugawa Şovgunluğu döneminde geçiyor. Bu dönemde Tokugawa Japonya'daki batı etkisini silmeye çalıştığından Hıristiyanlık da yasaklanmış ve Hıristiyanlığı seçen Japonlar büyük bir baskı ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Böyle zor ve baskıcı bir dönemde iki Cizvit papazı Japonya'da misyonerlik faaliyeti yaparken kaybolan saygın hocaları Ferreira'yı bulmak ve Hıristiyanlığı yaymak için Japonya'ya gelirler.

Rahiplerin yolları ayrılır. Rahipler sonunda Japon engizisyoncunun eline geçer. Fiziksel şiddetin yanısıra ruhsal/psikolojik baskılara da maruz kaldıklarında bütün bu vahşete tanrının neden bu kadar sessiz kaldığını sorgulayacaklardır.

Filmin konusu genel olarak bu.

Aslına bakarsanız dinlere ve ilahiyata yöneltilmiş çok önemli bir sorundur bu. Tanrının sessizliği... Belki de tek sorun bu. İnsanlık bu kadar acı çekerken tanrı nerede? Neden sessiz, bu sessizlik neden inanlılar için de geçerli? Bir defasında Rodrigues kafası karışmış bir halde Tanrıya seslenirken "belki de burada değilsin ve ben sadece kendi kendime konuşuyorum" der. 

Belki de biz yanlış yeri dinliyoruzdur. Veya belki de O'nu hiç dinlemiyoruzdur.

Benimse filmden çıkardığım dersler apayrı. Öncelikle Japon engizisyonunun sergilediği vahşetin doğru olup olmadığına baktım. Filmin esas alındığı kitabın yazarı bir Japon. Tarihsel olarak da doğru. Hatta 1980 yapımı Shogun mini dizisini de izledim. Tüm yapıtlarda sıradan bir Japon köylüsünün hiçbir değeri yok. Shogun dizisinde Torunaga'nın dostluğunu kazanan ingiliz başrolü Japonya dilini ve geleneklerini öğrenmesi için bir köye yerleştirilir. Altı ay içinde öğrenmesi gerekiyordur. Bu süre içinde öğrenemezse tüm köy içindekilerle birlikte yok edilecektir. Esasen tüm ilkel veya daha doğru bir ifade ile antik toplumlarla sıradan insana karşı böyle bir vahşilik vardı. İslam ve Hıristiyanlıkla tanışmadan önce Afrika'da da vardı, Amerika yerlilerinde de keza...

Ancak Silence filmindeki Hıristiyanlığı seçen Japonların gözlerindeki sevinç, inanç ve ışıltı gerçekten görülmeğe değerdir. İnsan yerine konulmamış kitleler, onlara Tanrı'nın sevgisini ve insan olmanın değerini vadeden semavi bir dinin ışıltısı altında nasıl da parlıyorlar. Bazıları orada Tanrının sessizliğini görüyor, bense semavi dinlerin ve Tanrı'nın çağrısının tüm insanlığı bugüne nasıl getirdiğini görüyorum. Bugün insan, insan yerine konuluyorsa semavi dinlerin tarih boyunca süregelen çağrısının bir neticesidir.

Tanrı'nın sessizliği konusuna dönersek, bundan ne bekliyoruz tam olarak? Rahip Rodrigues ve rahip Ferreira ne bekliyordu? Şiddet anında Tanrının ortaya çıkıp zalimleri yok etmesini mi? Yoksa borazancısını gönderip üzerlerine suru üfleyip onları helak etmesini mi? Özel bir işaret bekliyorsanız Tanrı sessiz tabi ki. Ama Tanrının sözlerini kalbinde hissediyorsan sana güç ve direnç veriyorsa o zaman Tanrı'yı duyuyorsun demektir. Tanrının sözlerini yüreğinde duyan bir insan belki yok edilebilir ama iradesi kırılamaz ve mağlup edilemez.

Bkz. Silence (2016), Shogun (1980)



Paylaş:

16 Ocak 2023 Pazartesi

A. B. Şirokorad, Osmanlı Rus Savaşları (Kitap kritiği)

Şirokorad'ın Osmanlı Rus Savaşları kitabını yeni bitirdim. Bu adam bir Rus ve askeri tarih uzmanı. Fakat o nasıl bir milliyetçilik öyle arkadaş?!

Rusya'nın İstanbul ve boğazları ele geçirmesi bir ölüm kalım meselesidir diyor. Bu satırları bugün yaşayan birisi üstüne basa basa söylüyor.

Rusların barış zamanlarında İstanbul'a çıkartma yaparak ele geçirme planlarını anlatıyor. Bu ele geçirme operasyonlarında kimyasal silah kullanılabileceğine dair örnekleri anlatıyor. Plevne kuşatmasında kimyasal silah kullanmayan Rus komutanlarını ahmaklıkla suçluyor. 😲

Savaşları anlatırken çok detaylı bilgiler veriyor. Fakat ne hikmetse sadece Rusların kazandıkları bölümleri anlatıyor. Türk tarafından sürekli "düşman" diye bahsediyor. Elbette bu bir tarihçi için çok uygunsuz bir dildir. Savaşlardaki ölü rakamlarını verirken uçuyor. Kıran kırana boğaz boğaza mücadele olan cephelerde bile örneğin "Türkler 6 bin kayıp verirken Ruslar 15 kayıp vermiştir" diyor 😆

Batılı ülkelerin Rusya'ya karşı Osmanlı'yı korumasına karşı adeta kuduruyor. Emperyalistliklerinden girip caniliklerinden çıkıyor.

"Rusya hiç öyle batılıların dedikleri yayılmacı bir ülke değildir" diyor. Halbuki bu Rusya dünya kara topraklarının beşte birini; onlarca ülkeyi, devleti yutmuştur. Bunların tümünü de savaşlar ve istilalar yoluyla yapmıştır. Bazıları "Rusya toprakları Kuzeydedir, orası yaşama uygun değildir" diyebilir ki bu da doğru bir yaklaşım değildir. Baltık ülkeleri ve İskandinav ülkeleri de aynı enlemde Kuzey'de yaşıyorlar. Ama orada şahane bir yaşam var.

Rusya Kuzey'de ve Karadeniz'de sıkışmışmış, külliyen palavra. Rusya'nın Baltık denizine, Atlantik okyanusuna ve Büyük okyanusa çıkışı var. Peki dünyada hiç deniz sahili olmayan ülkeler ne yapsın? Peki Karadeniz'deki sahili olan diğer ülkeler (örn. Romanya, Bulgaristan, Gürcistan) ne yapacak? Onlar da mı boğazları işgal edecek? Almanya da varlık sebebini Akdeniz'e çıkmakta görürse ne olacak?

Türkiye İstanbul'u fethettiği tarihten bu yana boğazları ticaret gemilerine hiçbir zaman kapatmamıştır. Kendileriyle savaş durumunda olduğumuz zamanlar hariç Rus ticaret gemilerine de hiçbir zaman boğazlar kapanmamıştır. Ama savaş gemilerinin geçişi tabi ki farklıdır. Rusya Akdeniz'e hakim olmak için boğazları istiyor. Yani "seni yemezsem ölürüm" diyen kurdun hesabı onunki.

Rusya dünyanın kaynaklarına hükmediyor ama hala varlık sebebini başka ülkelerin topraklarında görüyor. Elbette bu sonu gelmez bir doyumsuzluk ve aç gözlülük.

Şirokorad profesyonel bir tarihçi olmasına rağmen içi nefret dolu bir adamdır. Sadece Türklerden ve Avrupalılardan değil, Rus çarlarına bile ne hakaretler ediyor. Büyük Katerina'nın Osmanlı ve Boğazlar politikasını çok beğendiği halde kendisine "köylü oruspusu" diyecek kadar ağzı bozuktur.

Neyse hakkını yemeyelim, kitaptan öğrendiğim bir sürü gerekli ve gereksiz ayrıntı da var. Mesela Almanların 1. Dünya savaşında yenilmelerinin sebebi savaşı kaybetmeleri değil, Almanya'da Rusya'da olduğu gibi devrim (ihtilal) oldu. Bu, Almanya'nın o kadar kısa sürede 2. Dünya savaşına nasıl hazırlanabildiğini de açıklıyor. Mesela gereksiz ayrıntıya bir örnek; 2. Katerina gençken İsveç ordusunda borazan olarak görev yapan bir askerle evlenmişti. Bu yüzden Ruslar arasında ona takılan "Borazanın karısı" lakabı meşhurmuş 😆

Neyse keyifli bir okumaydı. Kitabın çevirisini ve yayın editörlüğünü yapan Selenge Yayınları sahibi Ahsen Batur da işin hakkını veren bir tarihçiydi. Bu yılın Ağustos ayında vefat etti. Kendisine bu vesile ile Allah'tan rahmet dilerim.

Александр Широкорад, Alexander Shirokorad


Paylaş:

5 Ocak 2023 Perşembe

Petrol ve doğalgaz çıkarmak

 
Karadeniz'de, bilmem nerede şu kadar doğalgaz bulundu şeklindeki haberleri biliyorsunuz. Bu haberler doğrudur. Fakat bunlar hemen ekonomiye dönüşebilecek şeyler değil.
 
Yine bazı aklı evveller Lozan'ın gizli maddelerinden dolayı bu doğal kaynakları çıkaramadığımızı iddia ediyorlar. Çünkü kendi toprağındaki kaynakları çıkaramamanın başka bir izahı görünmüyordu. Halbuki bunun nedenleri öyle gizli anlaşmalar falan değil. Aslında bunlar bağımsızlık ve özgürlüğün bedelleri 😃
 
Doğalgaz ve petrolü araştırmak ve bulmak birinci aşamadır. Onu çıkarıp getirmek ise ikinci aşama. Karadeniz'in bir yerindeki bir doğalgaz rezervini bulduğunuzu farz edelim. Onu oradan çıkarıp getirecek bir sistem kurmanız gerekir. Denizde ve karada yüzlerce kilometre hatlar çekmeniz gerekir. Bunlar çok büyük maliyet ve tecrübe isteyen şeyler.
 
Türkiye'nin, komşularının hilafına bugüne kadar bunları çıkaramamış olması pastayı büyük devletlerle bölüştürmek istememesinden kaynaklanıyordu. Özgürlüğün bedeli diye boşuna demedik.
İran, Arabistan ve Körfez gibi ülkeler bunları çıkarma imtiyazlarını başta çok kötü şartlarda Amerikan ve İngiliz firmalarına vermişlerdi zamanla kurulan sistemler bu ülkelere kaldı. Örneğin İngilizlerin 1925'te İran'da ilk kurduğu petrol çıkarma şirketi gelirin sadece %10'unu şaha veriyordu. Türkiye bu şartları asla kabul etmedi. Ancak zamanla bütün kurulan yapılar millileşti ve bu ülkeler petrol çıkarma ve işleme teknolojilerine sahip oldu.
Paylaş:

18 Aralık 2022 Pazar

Devlet fabrika işletmez

Bazıları sürekli "o fabrika satıldı bu fabrika satıldı memleket satıldı" diye paylaşım yapıyorlar.

Arkadaşlar özelleştirme olması gereken bir şeydir. Yıllar önce ilk kez İlhan Kesici'den dinlemiştim. Kendisi uzun bir dönem DPT'de (Devlet Planlama Teşkilatı) planlama uzmanı olarak çalışmış birisidir. Kesici yeni kamu modelinde özelleştirmenin gerekli olduğunu anlatıyordu. Kesici bu konuda özellikle İngiltere üzerinde yaptığı çalışmalardan örnekler vermişti. İngiltere'de 1980'lerde sonra hızlı bir özelleşrirme programı uygulanmıştır.

Bu konuda benim söyleyeceklerim şu: Devlet fabrika işletmez. Zarar edip etmemesi önemli değil. Çünkü liberal ekonomilerde bu tarz üretim süreçleri özel sektöre bırakılmıştır. Sosyalist modelde tüm üretim araçları kollektifleştirilirken Keynesyen modelinde ise bu ikisinin ortasında bir durum meydana gelir. Ancak Keynesyen sistemi de 1970 krizinden sonra çöktü ve Neo Liberal ekonomiye geri dönüldü.

Sosyalist, Korporatist ve Keynesyen gibi devletçi sistemler 1930'larda uygundu ama özellikle 1980'lerden sonra bu tamamen bırakıldı. Hatta bu tarihten sonra sadece Keynesyen gerilemedi sosyalizm de çöktü. Korporatizm zaten 2. Dünya savaşından sonra tarihe karıştı.

Günümüz mentalitesinde devlet şeker üretemez. Üretmemeli. Çünkü devlet şeker üretirse bu konuda özel sektör gelişemez. Çünkü özel sektör kamu gücü üstünlüğüne sahip üretici devlet firmalarıyla rekabet edemez. Özel sektör gelişmediği için de dışarıya bağımlılık artar.

Örneğin Türkiye'de kağıt üretiminin geri kalmış olmasının sebebi Seka'nın devlet kuruluşu olmasıdır. 30 35 yıl önce matbaacılık ve yayıncılık yapıyordum. Seka özelleştirilmeden önce o zamanlar da kullanılan kağıdın %90'ı ithaldi. Seka son derece adi bir kağıt üretiyordu. Dışardan getirilen 3. Hamur kağıdı bile ondan iyiydi. Sanıyorum bir tek gazetelerde kullanılıyordu. Bir de karton kağıdı diye bir kağıt üretiyordu. O da Bristol ile kıyaslanınca çok adi bir kağıttı. Dışardan gelen 1. Hamur, Kuşe, Bristol, Kraft vb. kağıtlarla kalite bakımından rekabet edebilmesi mümkün değildi. Açıktır ki Seka sektörün önünü tıkamıştır.

Kamu gücü rekabete açık tüketim mallarının üreticisi olduğunda o sektör gelişmez. Özel sektörün ürettiği ürünler ticari kaygılarla sürekli iyileştirilip geliştirilir. Devletin ise ticari kaygısı olmaz. Olsa bile bunu siyasiler yönetemez. Devleti yöneten siyasi kurumlar olduğu için devlet kurumları olan fabrikalar da siyasi partilerin oyuncağı hale gelir. Her gelen hükümet yandaşlarını bu fabrikalara doldurur. Bu yüzden başarılı olması da mümkün değildir.

Uygar ülkelerde artık devlet asli görevleri olan adalet, güvenlik, sağlık, eğitim, imar, altyapı vs ile uğraşıyor. Buna ekonomide saf kamu malları deniliyor. Devlet saf kamu malları alanının dışındaki sektörlerden çekilip küçüldüğü için yandaşların devlet kadrolarına doldurulması söz konusu olmuyor ve devletin yükü daha hafif, giderleri daha az oluyor. Devlet özel sektörü ve piyasaları teşvik eder ve onlardan vergi alır. Böylece serbest pazar ürünleri olan tüketim mallarında pek çok özel işletme açılıp rekabet ve fazla üretim olunca fiyatlar da düşer.


 


Paylaş:

PDF dosyaları içinde arama yapmak

Bir klasörün içindeki PDF dosyaları içinde nasıl arama yapılır?

Bilgisayarda temizlik yapıyorum da, daha önce birine tarif için hazırladığım bu dosyaları silmeden paylaşayım belki birinin işine yarar.

1. Diyelim bir klasör ve onun alt klasörleri içindeki PDF dosyaları içinde bir kelime arıyorsunuz.


2. Adobe Acrobat Reader programını açın. Düzen menüsünden Gelişmiş Arama'yı açın. (Shift+Control+F)

 

3. Görselde ok ile gösterildiği gibi Tüm PDF dosyalarında seçin. Hemen altında da klasörlerin bulunduğu açılır menüye basım Yer İçin Gözat'ı seçin.

 

4. Çıkan iletişim kutusundan altındaki dosyalarda arama yapmak istediğiniz klasörü seçip Tamam'a basın


5. Aramak istediğiniz kelimeleri yazın ve klavyeden Enter tuşuna basın. Arama sonuçları listelenecektir.




Paylaş:

17 Aralık 2022 Cumartesi

Kentlerdeki sorunun kaynağı yatay mimari


Yatay mimarinin çok sıkıntıları var. Günümüzde yaşanan afetlerin de bazıları yatay mimari anlayışının terkedilememesinin sonucudur.

Sorunun temeli şudur. Çok yoğun bir kentleşme yaşıyoruz. Eskiden 80, 100 yıl önce nüfusun 4/5'i kırsalda yaşarken şimdi bu oran tam tersine nüfusun 4/5'i şehirlerde geri kalanı kırsalda yaşıyor. Ayrıca nüfus da 5 6 kat artmış oldu.

Şimdi şehirler ve kentler bu kadar nüfusu yatay mimari ile kaldıramaz. Aksi takdirde her tarafa ev ve inşaat yapmak zorundasın. Vadiye de tepeye de ev yapmak zorunda kalırsın çünkü bu kadar nüfus için başka türlü konut sağlamanın imkanı yok. Niye vadiye ev yapıyorsunuz diye soruyorlar. İyi de nereye yapsın? Ev yapacak yer mi kaldı? Ama insanların da evlere ihtiyacı var. Nüfus büyüyor.

Yatay mimaride tarım alanlarını ve orman alanlarını da daralmış olursun. Çünkü konutları ve yerleşimi yüzeye yayıyorsun. Yatay mimari dedikleri budur. "Evler çok katlı olmasın mümkünse bahçeli garajlı filan olsun alt yapısı ve çevre düzenlemesi de olsun ve bu şehir başına 15 milyon kişi için olsun." Talep edilen şeyin akıl dışı olduğu ortada...

Bunun yerine dikey mimari yapalım. En az 20 30 katlı apartmanlar siteler olsun. Daha çok nüfus daha iyi bir zeminde/konumda daha iyi bir çevre düzenlemesi ve daha konforlu evlerde yaşasın. Bize, kente daha çok alan kalsın. Düşünün İstanbul'da ki tüm evleri 20, 30 katlı sitelere dönüştürsek şimdiki imar için kullanılan alanın en az 2/3'ü boşalmış olurduk. Diğer şehirler için de böyle.

Bu alanlara yeşil parklar, yapay göletler, büyük ve geniş meydanlar, alışveriş merkezleri ve daha neler neler yapılabilir.

Haksız mıyım?



Paylaş:

10 Aralık 2022 Cumartesi

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü


10 Aralık Dünya İnsan Hakları günü imiş. Böyle bir bilince ve farkındalığa sebep olmasını dilerim.

İnsan hakları bireyi merkeze alan bir düşünce ve değerler sistemidir. İnsan hakları ihlali devletler tarafından yapılır. İnsan hakları iddiası da devlete karşı dile getirilir. Daha iyi anlaşılması için basit bir örnek vereyim. Ali Veli'ye tokat atsa bu suç olur, ama insan hakları ihlali değildir. Lakin Polis Ali'ye tokat atsa bu insan hakları ihlali olur. Fakat şu da insan hakları ihlaline girer. Eğer Ali eşkiyalık yapar ve Veli'ye zarar verirse ve polis de göz yumarsa bu yine insan hakları ihlaline girer. Çünkü devlet yapması gerekeni yapmamış bireyi korumamıştır. Burada insan hakları ile devlet arasında ayrıştırılamaz bir ilişki vardır.

Anayasa'nın büyük çoğunluğu aslında insan haklarını kurallarını düzenler. Anayasa'nın iki misyonu var. Biri devletin idari sistemini ve yapısını açıklar. Bizim mevcut anayasamızda 1'den 9'a kadarki maddeler devletin asli yapısını açıklayan giriş mahiyetindeki maddelerdir. Madde 10'dan 74'e kadarki kanunların tümü insan hakları ile ilgilidir. 75'ten sonraki maddeler de idari sistemi ve diğer konuları açıklar. Yani anayamızın 60'a yakın maddesi insan hakları ile ilgilidir.

İnsan hakları üç kategoride incelenir:

- Negatif haklar
- Pozitif haklar
- Siyasi haklar

1) Negatif haklar: Yani devletin insana karşı yapmaması gerektiği şeylerdir. Buna anayasada "Çekirdek Haklar" da deniliyor. Bu haklar savaş halinde bile ihlal edilemez. İnsanı öldürmek, işkence yapmak, maddi ve manevi bütünlüğüne karşı herhangi bir eylemde bulunmak, inancını düşünce ve kanaatini açıklamaya zorlamak savaş ortamında bile yasaktır. Bunları ihlal eden devlet görevlileri "insanlık suçu" işlemiş olurlar.

2) Pozitif haklar: Vatandaşların insanca bir yaşam sürebilmesi için devletin yapması gereken şeylerdir. Adil yargılanma hakkı, güvenlik içinde olma hakkı, çalışma hakkı, kamu hizmetinden yararlanma ve kamu hizmeti girme hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı vs.

3) Siyasi haklar: Düşüncesini özgürce ifade edebilme hakkı, inancını özgürce icra etme hakkı, seçme ve seçilme hakkı, siyasi katılım hakkı, dernek vakıf sendika parti vs. üye olma veya kurma hakkı vs. gibi haklardır.

Unutmayalım ki devlet insan için vardır. Hak Teala buyurur ki "Kim haksız yere bir insanı öldürürse tüm insanlığı öldürmüş gibidir" Bir insana karşı bilinçli olarak yapılan bir haksızlık adaleti zedeler ve tüm toplumu yozlaştırır. Onun için adalet birey içindir ve bireyin hakkı korunmadan toplumsal adalet de sağlanamaz. Devletin yüceleştirildiği toplumlarda dramatik olarak birey küçültülür ve insan hakları ihlalleri de yaşanır.

Onun için "önce birey" önce "insan hakları" diyoruz.

12 Aralık 2021 tarihinde facebookta paylaşıldı.

Paylaş:

1 Aralık 2022 Perşembe

Görünüş aldatıcı olabilir

 


Siz aşağıdaki videoda ne görüyorsunuz?

Tüyü yeni bitmiş kapşonlu bir lise öğrencisi bu herkül gibi kuvvetli vücutçunun bileğini böyle bükebilir mi? 😃😃

Her zaman söylediğim bir şey var, "Görünüş aldatıcı olabilir".

Çocuğu biraz araştırdım ve instagram hesabını buldum. Bir Rus, isminin nasıl telafuz edildiğini bilmiyorum. Bilek güreşi üzerinde uzmanlaşmış ve çok ciddi bir şekilde ağırlık çalışıyor. Fakat videoda kapşonu giydiği için kasları da görünmüyor.

 

Genç adamın Instagram hesabı:

https://www.instagram.com/bitarovmakx/

 

Şurdaki de başka bir görüntü aldatması:

https://www.instagram.com/p/CisYDIttVto

😀


Paylaş:

24 Kasım 2022 Perşembe

Kesebe ve İktesebe farkı nedir

Taziye evinde imam Kuran okuyordu. Bakara süresinin son ayeti. Bir şey farkettim.

Ayet şöyle:

La yükellifullahu nefsen illa vüs'aha. Leha ma kesebet ve aleyha maktesebet.

Meali yaklaşık olarak şöyle:

Allah bir nefse potansiyelinin üzerinde bir yükümlülük koymaz. Kesbettiği lehine, iktisap ettiği de aleyhinedir.

Ayette geçen kesbetmek ile iktisap etmek sözlüklerde aynı anlamda iken burada kesbetmeyi sevaplar iktisap etmeyi ise günahlar için kullanmıştır. Neden? Ne farkı var?

Farkı şu:

Kesbetmek bir kişinin kendi çabasına ve eylemlerine bağlı olmayan daha geniş bir kazanımı ifade eder. Misal hiç tanımadığınız ve eylemlerinizle hiç alakası olmayan birisi size hayır duasında bulununca bu sizin kesbiniz içinde yer alır ve lehinize kabul edilir.

İktisap ise sadece sizin kendi amel ve çabanıza bağlı olan kazançtır. Dolayısı ile sizin eylemleriniz ile bağlantılı olmayan sonuçlar iktisap içinde değerlendirilmez. Bu bağlamda hiç tanımadığınız ve sizinle alakası olmayan birisi size beddua ederse bu sizin aleyhinize işlemeyecek ve günah müktesebatınıza yazılmayacaktır. Yani kişiye sadece kendi amellerinin sonucuyla alakalı olan günahlar yazılır.

Kuran'daki bu incelikler muazzam.

Paylaş:

22 Kasım 2022 Salı

Yaşlı erkek genç kadın mı?

Yaşı ilerlemiş erkekler evlenmek için genelde genç ve güzel kadınlara bakıyorlar. Ee genç olunca güzel de oluyor. Böylece yaşını başını almış bir erkek bile çok genç kadını istiyor.

Halbuki bu doğru değil. Zaten sürdürülebilir de değildir. Büyük yaş farkına rağmen birliktelikleri devam edebilen çiftler nadir görülür.

Evlilik ve birliktelik sadece tensel temastan ibaret değildir. Diyelim sen 55 yaşındasın ama o 25... Bir eş değil bir çocuk aldın. Hayata bakışınız, ilişkiden beklentileriniz aynı olmayacak. Bu yüzden bu yuva ilk virajda çatlayacak.

Arada makul bir orantı olması gerekir. Genellikle kadının eşinden biraz daha genç olması tabi ki iyidir. Bana göre ideali 5 ila 15 yaş arasıdır. Ama 20'den fazlası birbirine aşık olsalar bile fiziken de uygun değildir.

Şimdi başka bir bilgi vereyim:

Erkeğin cinsel performansı 35 yaşından sonra azalma eğilimine girer. Kadınsa 30 yaşından sonra cinsel bakımdan daha da güçlenir. Şimdi 55 yaşındaki amca 40 yaşındaki kadını istemiyor. Neden çünkü cinsel bakımdan ondan daha geridir. 25 yaşındakinin daha dengeli olacağını düşünür. Ama 15 sene sonra o kadınlığının doruğuna vardığında sen çöp olacaksın.

Fakat bu işin sadece cinsel/tensel boyutu. Bir kadın sadece fiziki için değil; aklı, bilgisi, görgüsü, anlayışı, mizacı, kültürü ve donanımı da bir o kadar önemlidir. Hatta evlendikten sonra bunlar daha önemli hale gelir. Bazen kendinden bir kaç yaş büyük bir kadın bile en ideal eş olabilir.



Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *