26 Temmuz 2021 Pazartesi

Osmanlı'da Halifelik

Osmanlı Hilafet Sancağı

Tarihte Osmanlı'nın halifelik makamını kullandığı bir kaç ender vaka vardır. 

Bunlardan ilki Küçük Kaynarca Antlaşmasıdır. 1774'te 4 yıl süren Osmanlı Rus savaşında Osmanlı mağlup olmuştu. Bunun üzerine Osmanlı için şartları gayet ağır olan Küçük Kaynarca antlaşması imzalandı. Bu antlaşmada Rusya Osmanlı ülkesindeki Ortodoksların himayesini üstlendi. Aynı şekilde Kırım ve Tatar Müslümanlarının da dini bakımdan Halife'ye bağlanmasına izin verdi. Fakat Ruslar kısa bir süre sonra onu da kullandırmadılar. 

İkincisi Trablusgarp'ı (Libya) işgal eden İtalya bir süre uğraşmış fakat Libya'daki direniş de devam etmiştir. 1912'de Osmanlı ve İtalya arasında yapılan Uşi antlaşması ile Osmanlı Libya'yı İtalya'ya terk etmiş fakat İtalya da Libya Müslümanlarının dini önderlik bakımından halifeye bağlanmasına izin vermiştir. 

Üçüncüsü de 1. Dünya savaşında Osmanlı halifesinin "Cihad-ı ekber" (Büyük cihad) ilan etmesiydi. Yani tüm dünya müslümanlarını İtilaf devletleri küffarına karşı cihat etmeye çağırdı. Muhakkak bunun biraz yankısı olmuştur. Ancak bu da son derece sınırlı olmuş olsa gerektir. Örneğin Hindistan'daki müslümanlar İngilizlere karşı ayaklanmadı. Arap ve diğer müslüman milletler de bu cihat çağrısına pek uymamıştır. Elbette istisnalar olmuştur. Ama islam dünyasındaki büyük kitle harekete geçmemiştir. 

Açıkçası Hilafet makamı yüzyıllardan beri zaten içi boşaltılmış bir kurumdu. Örneğin 19. yüzyılın sonlarına 20. yüzyılın başlarına doğru Rusya Orta Asya Türk ve müslüman hanlıklarını bir bir yutmaya başladığında bunlar finans, askeri modernizasyon ve silah yardımı için Osmanlı halifesine başvurmuş, fakat Osmanlı da Rusya'nın tepkisini çekmemek için bunlara yardım edememiştir. Buhara hanlığı, Hive Hanlığı, Hokand Hanlığı vs.

Sonuç, Atatürk saltanatı kaldırdığında halifeliği hemen kaldırmamıştır. Hatta cumhuriyetin ilanından sonra da kaldırmamıştır. Muhtemelen ilk başlarda bundan faydalanmak istenmiştir. Ancak bütçe tartışmaları sırasında Halife Abdülmecit Efendi kendisine tahsis edilen bütçeyi beğenmeyip itirazda bulununca hilafet lağvedilerek halifelik hakkı TBMM'nin manevi şahsına tevdi edildi. Ne miktar bir bütçe talebi oldu bilmiyoruz. Amma velakin, günümüzde Diyanet'in bütçesi 13 milyar TL'yi bulmuşken Halife Abdülmecid'e haksızlık yapılmış olabileceği kuvvetle de muhtemeldir. 


Paylaş:

14 Nisan 2021 Çarşamba

Doktor mu, savcı mı, hangisi haksız?

 

Bugün haberlerde konu olan doktor ile savcının tartışması gözüme çarptı. Tabi ki çok dikkat çeken bir haber. Haberin sunuluş tarzı da önemli tabi.

Olay şu: Savcı devlet hastahanesine ortopedik bir muayene kontrolüne gider. Randevulu gitmiştir. Zamanı geldiği için sıra beklemeden muayene odasına girer. Doktor da içeride hasta olduğunu söyler. O da kendisini tanıtıp savcı olduğunu beyan eder. Doktor kendisini muayene etmeyi reddeder. Çıkan tartışma üzerine de emniyete haber verilir ve polisler ifadesini almak üzere doktoru nezarete götürür.

Olay ulusal medyada ve sosyal medyada genelde şöyle aktarılıyor: "Savcı sırası gelmediği halde kendisini muayene etmeyen doktoru gözaltına aldırdı."

Haberi okur okumaz savcıya karşı bir kızgınlık oluştu bende de. Ancak bir kaç kanaldan ve bir kaç kez okuyunca aslında olayın hiç de göründüğü/gösterildiği gibi olmayabileceğini anladım.

Şimdi haberlerden ulaştığım kesin bulgulara bakalım:

1) Savcı muayene olmak için randevu alarak hastahaneye gelir. Daha önce de başka bir doktora aynı şekilde randevulu muayene olmuştu.

2) İkinci kez aynı doktora randevu alarak muayene olmaya gelir. Ancak randevulaştığı doktor izindedir.

3) Savcı randevu zamanında geldiği için beklemeden muayene odasına girer. Doktorun ifadesine göre "içeride hasta var" diye uyarılmış. Tabi bu uyarı nazik bir tonda yapılmamış olması şiddetle muhtemeldir. Buna karşın hasta da kendini tanıtarak "savcı" olduğunu randevulu geldiğini söylemiş.

4) Doktor da kendisini muayene edemeyeceğini söylemiş. Seni daha önce kim muayene ettiyse yine o etsin diyerek tedavi etmeyi reddetmiş.

5) Doktor ve hemşire o gerilim ile odadan çıkmış. Biraz sonra döndüklerinde savcı hala odadaymış. O arada savcı baş savcıyı arayarak durumu bildirmiş. Aynı şekilde hastahane personeli güvenliği çağırarak savcıyı odadan uzaklaştırılmış.

6) Baş savcı da doktoru ifade vermesi için karakola çağırmış. Hastahanedeki görevliler ve diğer doktorlar doktoru yalnız bırakmayıp karakola birlikte gitmişler. İfadesini alıp geri dönmüş. Yani Tabipler Birliği'nin iddia ettiği gibi bir ters kelepçe filan yok.

Şimdi mevzuya geri dönelim:

Birincisi Sağlık Bakanlığı'nın Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS)'ne göre randevu alırsanız muayene/tedavi olmak için sıra beklemeniz gerekmez. Dolayısı ile hastahaneye randevulu gelen bir hastanın "sırası gelmediği" şeklinde değerlendirilmesi doğru olmayan bir ifade biçimidir. Randevu saati gelmişse sırası gelmiştir.

İkincisi diyelim ki yoğunluktan dolayı o an için muayene odasında bir hasta olabilir. Doktorun tavrı "yapıcı" olmuş olsaydı şöyle diyebilirdi: "Beyefendi şu anda hasta var, 5 10 dk beklerseniz sizinle hemen ilgileneceğiz." Hiçbir sorun olmadan hiçbir kriz yaşanmadan problemin çözüleceğine sizi temin edebilirim.

Üçüncüsü MHRS sisteminde bir randevu iptal edilmediğine göre randevulu doktor hazır değilse onun yerine nöbetçi doktor bakar. Nöbetçi doktor zaten bunun için mevcuttur. Hazır olmayan doktorun yerine bakacaktır.

Dördüncüsü nöbetçi doktorun "seni muayene edemem" demesinin gerekçesi nedir? Bir kamu hastahanesinde ve bir kamu personeli olarak başka bir kamu personelini "seni muayene edemem" diye keyfi olarak reddetmeye hakkı var mıdır? Savcı olduğunu söylemesine rağmen onu muayene etmemesi, savcı olduğuyla alakalı mıdır? Hasta gelmiş onu azarlıyorsun, "savcı olduğunu" söylüyor "kim olursan ol seni muayene etmiyorum" diyorsun.

Doktorun tavrının kaba ve reddedici olduğu gayet açıktır. Savcı daha önce de orada muayene ve tedavi olmuştur. Herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Oraya da gövde gösterisi için değil tedavi olmak için geldiği açıktır.

Toplumda savcılık makamının doktorluk makamından daha az saygın ve gerekli olduğunu hiç kimse iddia edemez. Magandanın biri tuğla ile o doktorun kafasını yaracak olsa, hakkını aramak için gideceği yer savcılık olacaktır. Veya mağdur ettiği hasta yakınlarından birisi o doktorun kafasını kırmıyorsa o savcıdan ve onun temsil ettiği adalet sisteminden çekindiği içindir.

Bazı meslekler, erbabına makam olarak görünür. Dümene geçtiğinde kendini küçük bir tanrı gibi sanır. Bu kibirlilik hali genelleştirilememekle birlikte malesef doktorlarda da savcılarda da görülebilen bir durum.

Tabipler Birliği'nin fiil/fail/meful durumuna bakmadan direkt doktoru savunmasını da "meslek ırkçılığı" olarak görüyorum. O zaman aynı şeyi de HSK da yapsın o da adalet mensuplarının onca fedakarlıklarına rağmen sırf "savcı" olduğu için tedavisinin reddedilmesinin kabul edilemeyeceğini söylesin. :D

Sonuç: Başsavcılık doktorun ifadesini alıp serbest bıraktı. Kehanet işlerinde o kadar iyi değilim ama bence doktor hakkında dava açarlar ve kazanırlar.

Paylaş:

13 Şubat 2021 Cumartesi

Araplar Kuran'ı anlar mı?

Kendisi Arap olan hacı amca, (nisaukum ve evladuğum aduvvun lekum) "çocuklarınız ve eşleriniz sizin düşmanınızdır" diye Arapça bir ayet okudu. 

- "Ne diyorsun, öyle bir ayet yok dedim. (Mallarınız ve çocuklarınız sizin için fitnedir) diye bir ayet var" (Enfal 28) dedim.
- "Tamam işte aynı şey değil mi?" diye sordu.
- "Tabiki değil, burada fitne sınav anlamındadır" dedim.

*

Bir zaman aynı hatayı babam yapmıştı. Babamın Arapçası fena değildir. Bir kaç yıl da Suud'ta kalmışlığı da var. Ve babam her zaman Kuran okur. Ama tefsir ve islami ilimler ve sarf nahiv okumamıştır. Birgün babam bana şöyle dedi:

"Şuna bakar mısın? Allah bile fitne yapıyor! Hani Mikat olayının geçtiği ayette Allah İsrailoğullarının önde gelenlerini öldürünce Musa diyor ya: (Rabbimiz bu da senin fitnendir / Araf 155)."

"Rabbın fitneci olacağı" hiç aklıma gelmemişti. Şaşırmış ve gülmüştüm. "Öyle değildir, Fitne kelimesinin bir kaç anlamı var. Bunlardan birisi de sınamak, belaya uğratmaktır. Burada (senin fitnen) yani (senin sınaman) anlamında kullanılmıştır", diyerek başka ayetlerden de örnekler vermiştim.

Eğer fitne fiilinin faili Allah ise bu sınav anlamına gelir, çünkü Allah'ın yaptığı sınavın kendisi zaten bir fitnedir de. Mesela Allah bize hastalık vererek bizi sınava tabi tutar, ama hastalığın kendisi zaten kötüdür, beladır. Bir diğer anlamdaş kelime de "ibtila"dır. Bu da belaya uğrama, belaya uğratma anlamındadır.

Yani sözüm o ki, Kuran okuyan müslüman, dindar ve fakat Arapça dil eğitimi ve tefsir eğitimi almayan bir Arap'ın Kuran'dan anlayacağı bu kadardır.

*

Dört Terim kitabında Arapların temel ubudiyet ve rububiyet kavramlarını doğru anladıklarına dair saptamada bulunan Mevdudi, yanılıyor olmalı. Kuran'ın kendi iç kavramsallaştırmasını anlamak gerekir. Kuranın birazını anlamak için hiçbir eğitim gerekmiyor. Biraz daha anlamak için eğitim gerek, tümünü anlamak için belki bir kaç 10 yıllık bir eğitim gerekebilir. Ama bir kişi amel etmesi gerektiği kadarını biliyorsa bunda sorun yok.


Paylaş:

18 Kasım 2020 Çarşamba

Russell'in Çaydanlığı Saçmalığı


Bertrand Russell ateist bilim filozofu idi. Dinlerin kanıtlanamazlığını savlamak için meşhur Çaydanlık örneğini verir. Şöyle der:

"Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında dönen porselen bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişi, yakınçağda bir ruh doktoruyla, daha önceki çağlardaysa bir Engizisyon yargıcıyla görüştürülürdü."


Şimdi eğer Dünya ile Mars arasında bir "meteor taşı" olduğunu söyleseydi kimse buna itiraz edemez ve çürütemezdi. Ancak bir şeyi iyi biliyoruz. Çaydınlık BİR İNSAN MAMÜLÜDÜR.

Modern Arkeolojinin tanımı şöyledir: Arkeoloji, eski kültür ve uygarlıkları, bu uygarlıklarda yaşamış insanların elinden çıkan, insan düşüncesinin ürünü olan eserleri, alet ve malzeme ile ev eşyalarını, sanat yapıtlarını, bunların yer ve zamanını saptayarak inceleyen bir bilimdir.

Arkeolojide buluntular arasında "insan mamulü olan"lar ile "insan mamülü olmayanlar" ayrıştırılır. Mesela heykeli andıran doğal bir taş bulunursa, bunun heykel şeklinde olmasının bir önemi yok. Ama yontulmuş şekil verilmiş bir taştan yada bir kerpiçten bir heykel bulunursa bunun insanlar tarafından yapıldığı/üretildiği ve arkeolojik bir değeri olduğu kabul edilir.

Eğer arkeolojik bir kazıda 2 milyon yıl öncesine tarihlenen bir Çaydanlık bulunursa bunun 2 milyon yıl önce insan (veya diğer türevleri; neandartal filan) tarafından yapıldığı kabul edilecektir. ÇÜNKÜ ÇAYDANLAR TAŞ TOPRAK ASTROİD, METEOR VS. GİBİ KENDİ KENDİNE OLUŞAN BİR MALZEME DEĞİLDİR.

Şimdi Russell'in çaydanlığına dönecek olursak: Dünya ve Mars arasında bir çaydanlığın varlığını iddia ediyorsa oraya hangi insanın o çaydanlığı nasıl götürdüğünü açıklaması gerekir. Çünkü arkeolojiye göre "bir insan ürünü olan çaydanlık" evrim yoluyla ve kendi kendine varolamayacağı gibi herhangi bir yere de kendi kendine gitmiş olamaz.

Böylece Russell'in dinlerin kanıtlanamazlığı için verdiği örnek ve mantık zaten bilimsel olarak geçerli değildir.

Bilimler açısından dinler bilinemez ve inkar da edilemez. Çünkü bilimler yaşama ve ölüme dair gizemi çözmekten çok uzaktır. Bilimler doğadaki olayları ve fiziksel dünyayı açıklayabilir ama bunun ötesini açıklayamaz. Bertrand Russell nereden gelmiştir? O bilinci, yaşam enerjisini, kendisini var eden şeyi nereden almıştır, onun bilinci ve yaşam enerjisi ölümden sonra ne olmuştur? Bunları açıklayabilecek bir bilim henüz yoktur. Tam da dinin alanı budur.

İkinci mesele de şudur: Kadim kitapları alelade basitleştirip muhtemelen hurafeye eşdeğer sayıyor. Kadim kitaplar da insanlığın bilgi mirasıdır. Onlar olmasaydı bugünkü bilgilerimiz de olmazdı. Bazı bilgilerin zaman içinde değişmesi, hükmünü yitirmesi bu gerçeği değiştirmez. Günümüzde de kabul edilen bazı bilimsel yasalar, zaman içinde değişecek ve hükmünü yitirecektir. Daha iyisini yapana kadar mevcut olana tutunuruz, daha iyisini yapınca da önceden varolanı değersizleştirmek akıllı bir insanın yapacağı bir şey değildir.



Paylaş:

7 Ekim 2020 Çarşamba

Film Tanıtımı: Beni Asla Bırakma (2010)


Distopya filmler katalogundan rastgele seçip izlediğim bir film: Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma). 2010 tarihinde İngiliz yapımı alternatif tarih ve romantik konulu distopik bir filmdir. Kazuo Ishiguro'nun aynı isimli bir romanından uyarlanmıştır. Filmin yönetmeni Mark Romanek, oyunculuğunu ise Carey Mulligan, Andrew Garfield, Keira Knightley üstlenmiştir. Hem oyunuculuk hem de film konusu ve işlenişi açısından oldukça başarılı bir filmdi.

Distopya filmlerinin rahatsız edici bir özelliği bulunduğunu unutmamak gerekir. Filmi izlerken boğazınıza bir yumru kalacağı ve insanlık adına kendinizi kötü hissedeceğiniz muhakkak...

Dikkat bu yazı spoiler içerir.

Filmin (ve aynı zamanda romanın) konusu DNA'nın yapısının çözüldüğü tarihe atıfla başlıyor. Filmin açılışında belirtildiğine göre 1952'de Tıp Devrimi gerçekleşmiş ve DNA yapısı çözülmüştü. Bu tarihten sonra amansız hastalıkların büyük çoğunluğu tedavi edilebilmeye başlanmış. 1967'de insanın ortalama yaş süresi 100 yılın üzerine çıkmış. Filmde organ üretimi için insan kopyalandığına gönderme yaparak burada kopyalama (modelleme) yoluyla üretilen çocukların yaşamlarına mercek tutuluyor.

Hailsham, tarihi bir binada kimsesiz çocukların yetiştirildiği bir yatılı okuldur. Aslında bu çocuklar başka gerçek insanların DNA'sından modellenerek klonlanmış yani kopyalanmışlardır. Yetişkin yaşa geldiklerinde organları alınmak üzere "zorunlu bağışçı" olarak yetiştirilmektedirler.

Zorunlu bağışçılar, henüz çocuk yaşta iken bu sistemden bir çıkış olmadığına dair şartlandırılmışlar. Yeni gelen öğretmenleri çitin arkasına kaçan topu neden almadıklarını sormuş. Hailsham'ın sınırları çit ile belirlenmiştir, onun dışına çıkmak çok tehliklidir diye cevaplamışlardır. Çitlerin dışına çıkanlar vahşi bir şekilde öldürülür ve okuldaki herkes de bunu bilir. Vücutlarında bir de çip vardır, bütün giriş çıkışlarda bu çip okutulur. Kaçmaları teknik olarak mümkün değildir ve kaçanların çok şiddetli bir şekilde cezalandırılıp öldürüldüğünü bilirler. Bu yüzden sistemden bir çıkış ve bir kaçış yoktur. Bu durumda isyan etmeleri de mümkün değildir.

Hailsham bir organ ve donör üretim fabrikasıdır. Bunun gibi başka bir sürü okul vardır. Yine de diğer okullar içinde Hailsham en şanslı olanıdır. Hailsham yöneticileri burada yetiştirilen bağışçıların insan olduğunu düşünmemektedir. Bununla birlikte çocuklara kötü bir muamele yapılamamakta aksine iyi davranılmaktadır.

Burada yetiştirilen çocuklar diğer insanlara göre daha az zeki ve daha az yaratıcıdırlar. Oldukça da itaatkardırlar. Nadiren sinirlenenler çıksa da isyana hiçbir zaman dönüşememektedir. Yönetim, çocukların bir ruhunun olup olmadığını anlamak için onlara sık sık resim gibi sanatsal aktiviteler yaptırmakta ve beğenilen eserleri "galeri" adını verdikleri bir yerde sergilemektedirler.

Yalnızlık, sahipsizlik, değersizlik duygusu hakimdir. Zengin ve varlıklı kişilerden modellenmediklerini (kopyalanma) bilirler. Yine de beyhude bir çabayla modellendikleri kişileri bulmaya ait oldukları kökenlerine ulaşmaya çalışırlar.

Çocuklar birbirine tutunmakta ve birbirine aşık olabilmektedirler. Hailsham'da anlatılan bir söylenceye göre, birbirine aşık olan ve bunu yaptıkları sanatsal eserlerle kanıtlayabilen kişilere aşklarını birlikte yaşayabilmeleri için bir kaç yıl erteleme hakkı verilmektedir. Bu yönüyle film; yaralayıcı, tırmalayıcı bir aşk hikayesini de içeriyor.

Film ne anlatmaya çalışıyor?

Varlıklı ve önemli kişiler 100 küsür yıl yaşabilsin diye bazı insanların kopyaları üretilerek erişkin yaşa geldiklerinde organları alınıp hayatlarına son verilmektedir. 90 yaşındaki organları iflas etmiş birinin bir kaç yıl daha yaşaması için 20 yaşındaki bir gencin vücudu parçalanarak organları alınmaktadır.

Filmde DNA ve Tıp devrimi ile ilgili aktarılan bilgi doğru bir bilgidir. 1952'de Rosalind Franklin ve Raymond Gosling tarafından bugünkü bilinen yapısı ile DNA tamamen çözülmüştü. Resmi olarak bir canlının Dolly adını verdikleri bir koyunun kopyalanması ilk defa 1996 yılında İskoçya'da meydana geldi. İnsan kopyalama çalışmaları ile igili etik tartışması yapıldığından bu konu genellikle ifşa edilmiyor. Keza bir takım haberlerde organ üretimi için insan kopyalanabileceği şeklinde açıklama yapanlar oluyor. Her ne kadar bu konu etik bulunmasa da, Avrupa'nın birçok ülkesinde yasaklanmış olsa da insan kopyalama çalışmalarına BM düzeyinde bir yasak getirilebilmiş değil.

Filmin konusu distopya olarak görünse de tamamen gerçek de olabilir. İnsan klonlama ile ilgili bir çok roman yazıldı, film yapıldı ve hikayeler anlatıldı. Ayrıca teknik olarak bunun yapılabildiği de biliniyor. Etik bakımdan tartışmalar olsa da, organ üretimi için bunu gerekli gören bir kesim de var. Belki de Hailsham benzeri yerlerde veya özel fabrikalarda bu amaçla insan klonlanıyordur. Kim bilir?

Klonların insan olmadığı söylense de aslında klonları üretenler, buna sponsor olanlar, bundan sağlık ve yaşam beklentisi içinde olanlar klonlardan daha az insan, hatta onlar birer canavardır.


Paylaş:

7 Eylül 2020 Pazartesi

Taciz Vukuatı ve Toplumun İkiyüzlülüğü

 

Toplumun tacizci tarikat şeyhine bu kadar yüklenmesi açıkça bu toplumun ikiyüzlülüğünü ve sahtekarlığını gösteriyor. En başında da sosyete ve magazin müptezelleri. Milyonlara varan takipçileri var, yazınca da kendileri gibi müptezel bir kitleyi konsolide ediyorlar.

Peki bu neden ikiyüzlülük ve sahtekarlık oluyor onu size anlatayım.

Efendim eğer taciz en güvenilir kişi tarafından yapılırsa o kadar travmatik ve verilmesi gereken tepki de ağır olur. Kimse Tecavüzcü Coşkun ile Nuri Alço'yu tacizden dolayı kınamaz, çünkü adamın işi o. 😂

Neyse önemli bir konuyu konuşuyoruz burada şakayı sonra yapalım.

Şimdi en kötü ve en fazla tepki verilmesi gereken taciz hangisidir? Bunlar tacize uğrayan kişi açısından en güvenilir olan kişilerdir.

1) Aile içi tacizdir, gerçek bir taciz/tecavüzden bahsediyorum tabi. Baba, ağabey, amca, dayı, enişte vs. Tacize uğrayan çocuk veya kadın açısından başka bir sığınak yoktur. Nadiren de oluyor ve en ağır olanlar da bunlardır.

2) Öğretmenler ve eğitimciler... Toplum olarak öğretmenlere güveniyoruz, çocuklarımızı gün boyu onlara emanet ediyoruz. Dolayısı ile öğretmenin öğrenciyi taciz etmesi büyük bir lekedir ve asla kabul edilemez.

3) Doktorlar ve sağlık görevlileri... Çok afedersiniz bir kadının kocasına bile gösterirken utandığı en mahrem yerini muayene veya doğum sırasında o doktorun önünde açabiliyor. Dolayısı ile bu meslek erbabından bir taciz olayı vuku bulursa bu da en ağır tacizlerden biridir.

4) Polisler, asker, jandarma ve güvenlik görevlileri... Çocuklarımıza hep şöyle deriz. Ola ki bir gün kaybolursan kaybolduğunu kimseye söyleme direkt polise git. Kaybolursan camiye git demiyoruz ama karakola git diyoruz. Polise güvenmek zorundayız ve böylece polisin de olası bir taciz eylemi asla kabul edilemez.

5) Din görevlileri... Diğer dört örnekte olduğu gibi kendimizi din görevlilerine pek teslim etme durumumuz yok. Yine de din görevlilerinin ahlak ve maneviyat rehberliği önemlidir. Elbette bunlar yetkili diyanet görevlileridir.

Şimdi o şeyh efendiler sarık sarmakla sakal uzatmakla din adamı olmuyorlar. Bunlar zaten toplumda dışlanmış bir kesimdir. İçinizde kaç kişi çocuğunu götürüp o tarikata teslim ediyor? Ama hepimiz çocuklarımızı öğretmene doktora polise ve imama teslim ederiz.

Şimdi bir öğretmen öğrenciyi veya doktor hastayı taciz ederse kimsenin gündemine girmiyor. Ama toplumun zaten tipinden nefret ettiği uyduruk bir şeyhin tacizinden sosyal medya yıkılıyor.

Paylaş:

9 Ağustos 2020 Pazar

Gömleğin Arkadan Yırtılması Ne Anlama Gelir?

Gömleğin önden veya arkadan yırtık olması iki kişiden hangisinin saldırgan olduğunu kanıtlar mı?

Tabi ki kanıtlamaz

Ama anlatılan saldırı/taciz hikayesinin, öyküsünün doğruluğunu veya yanlışlığını kanıtlar. Züleyhanın anlattığı hikaye başka türlü olsaydı gömleği arkadan yırtılmasına rağmen yine de suçlu Yusuf olurdu.

Sözgelimi şöyle diyebilirdi. "Yusuf gelip bana mahrem yerime dokundu ben de ona bağırınca kaçmak istedi, ben de arkasından yakalayıp vurdum." O zaman gömleğin arkadan yırtık olması bu öyküye delil olur. Halbuki Zuleyha böyle anlatmamıştır.

Yusuf ile Züleyha arasındaki statü eşit değildi. Züleyha aristokrat bir aileden aristokrat bir adamın karısıdır. Yusuf ise ucuz bir fiyata köle olarak satın alınmış bir besleme idi. Statü farkı uçurumdur.

Kıssada kadının yakınlarından biri şahitlik etti diyor. Yani Züleyhanın aristokrat ailesi de devreye giriyor. Yapılan incelemede Yusuf'un suçsuz olduğu anlaşılıyor. Diğer türlü olsa Yusuf'u canlı canlı gömerlerdi. Kadının haksız olduğunu bile bile kadının kalbi kırılmasın diye onu hapse attılar.

Delilin kullanılma biçimi

Ayet bu olayda gömleğin önden yada arkadan yırtılmış olmasını hangisinin haklı haksız olduğuna dair kesin bir bilgi vermez. Bir savcının bir hakimin önüne benzer bir vaka geldiği zaman bu ayetin verdiği hikmet ışıgında nasıl değerlendirecek? Şöyle mi diyecek? Gömleği arkadan yırtılan suçsuzdur mu diyecek? Bunun ne önemi var? Belki suçlu kişi kaçarken gömleği kapıya takılıp yırtılmıştır. Burada hukuki bakımından delilin nasıl kullanıldığı sonucuna geliyoruz. Delil tek başına bir şey ifade etmez. O, hikaye ile bütünlük yada tezat teşkil ettiğinde anlam bulur.

Netice itibarıyla dini metinleri (ve hatta tüm hayatı) algılama ve yorumlama konusunda aşırı ezberciyizdir.

Paylaş:

20 Mart 2020 Cuma

Corona'ya karşı el yıkama dışında ne yapılabilir?



Corona'nın bir grip virüsü olduğunu unutmayalım.

Grip, öksürük, nezle, zatürre, bronşit vs. hep soğuk ve soğuk algınlığı ile ilintili hastalıklardır. Astım hastalığı da allerji olmakla birlikte yine de bu hastalıklarla benzerliği ve bunlara yardımcı oluşu bakımından bu grupta sayılabilir.

Grip ve diğer soğukalgınlığı hastalıkları özellikle mevsim geçişlerinde daha fazla meydana gelir. Kıştan sonra baharın gelişi ve yine yazdan sonra sonbaharın gelişi ile grip ve soğukalgınlığı hastalıkları mevsimi açılmış olur. Corona da bir grip hastalığı olduğu için bulaşması ve yayılması bakımından en tehlikeli döneminde bulunuyoruz.

Benim grip ve diğer soğuk algınlıklarına karşı mücadelem

Yaklaşık 10 küsür yıldır hiç gribe yakalanmadım. Bu süre içinde öksürük ve nezle de olduğumu hatırlamıyorum. Eğer olduysam da etkisi en fazla bir kaç saat sürmüştür.

Ancak bu durum eskiden öyle değildi. Bu konuda zorlu bir mücadele verdim ve bağışıklık sistemimi geliştirdim.

Rahmetli dedemin ben küçükken şöyle dediğini hatırlıyorum: Maruf'un öksürüğünün yazla kışla sıcakla soğukla alakası yok, o hep öksürür.

2000'den sonra baharın gelişi ile allerji olurdum. İstanbul Fatih'te oturuyordum ve çiçek tozundan etkileniyordum. Beni hapşırma nöbetleri tutardı. Hiç durmadan 30-40 kez peşpeşe hapşırdınız mı? İlk başta tatlı geliyor ama sonra artık sol kolunuzda felç benzeri bir hissizlik oluşuyor.

2005-2008 yılları arasında grip ve bronşit hastalıklarım arttı. Özellikle bronşitim azmıştı. SSK kaydım da yoktu ve özel hastahanelere gide gele sık sık cüzdanımı ve kredi kartlarımı boşaltırdım. Ayrıca hastahane ve ilaçların da çok fazla faydası olmuyordu. Bir kaç kez kronik bronşit tanısı konuldu.

2008'de müşterim olan (kendisine web sitesi yapmıştım) bir doktorun referansı ile Çapa'da bir Prof.un yanına gittim. O da benimle özel ilgilendi bir dizi tahlil yaptıktan sonra bende ev akarları allerjisinden kronik astım olduğunu söyledi. Tabi verilen ilaçların kalıcı bir etkisi olmadı.

Çeşitli bitkisel çözümler denedim. Hatta Boruçiçeği alıp (daha sonra satışı yasaklandı) kullandım ama bir faydasını görmedim.

Ciğer bronşlarım daralmış ve çok hassas hale gelmişti. Gün içinde az bir yokuş yürüsem o günün gecesinde sabaha kadar hırlayıp öksürürdüm. Pencere pervazından ve duvardan yayılan soğuğu hissediyordum.

Nasıl Atlattım?

Önce astıma karşı evdeki eski halı ve halıfleksleri attım. Sulu elektrik süpürgesi aldım. Sunny miydi Sinbo muydu tam hatırlamıyorum. Ucuz bir sulu elektrik süpürgesi görmüştüm hemen aldım. Her süpürmeden sonra içi çamur doluyordu. Bunun astıma karşı büyük faydası oldu.

Bronşite gelince önce su içmenin faydalı olduğunu keşfettim. Kurt Pollack'ın Ev Doktoru kitabında "ciğerlerdeki daralmaların bronşite sebep olduğunu ve ciğerlerde biriken balgamı atmak için en iyi sökücünün su olduğunu" söylüyordu. Bunu denedim ve gerçekten işe yaradı. Suyu bir dikişte içmiyorsunuz sık sık ve azar azar, ağzını ıslatırcasına yarım yudum veya bir yudum olarak içiyorsunuz.

Soğuk su asla içmiyorsunuz. Ilık su içiniz. Şişenizi yanınızda bulundurun ve gün içinde sık sık içiniz. Hastalık sırasında yudumlarken ağzınızı boğazınızı yakmayacak derecede sıcağa yakın ılık su içiniz.

Sonra vücut ısısını yükseltmenin bronşit atağını ve gribi yok ettiğini keşfettim. Eski tıpta şöyle bir söz vardı: "Bütün hastalıklar ya vücut ısıtılarak veya soğutularak tedavi edilir." Çünkü bunlar zaten soğuk ile ilgili hastalıklardır. Vücudunuz ısısını stabil halde koruyamadığı için bu hastalıklar meydana gelir. Bu yüzden bu hastalıklar vücut ısısı yükseltildiğinde yok olur. Gribe yakalandığımızda ateşimizin yükselmesinin sebebi de bu budur. Vücut savunma sistemi karşı koyar ve bu virüsü yok etmek için harareti yükseltir. Ancak ateşi yükseltmek sıvı kaybına yol açar. Bu sırada vücudumuzda yeterli derecede sıvı yoksa veya sıvı alamıyorsak havale geçirebilir ve kalıcı zararlara uğrayabiliriz.

Vücut ısısını yükseltmek için sıcak su içiniz. Bulunduğunuz odayı ısınıtın ve vücudunuzu ısıtacak elbiseler giyin. Terin sizi rahatsız etmemesi için her tarafınıza havlu sarabilirsiniz. Terlediğiniz yer/ortam soğuk olmamalıdır. Teriniz üzerinizde soğursa bu daha da tehlikeli hale gelebilir. Teri emen bez veya havlu kullanabilirsiniz. Son bronşit atağında elbisemin altına bornoz giydiğimi üstüne kalın elbise ve kalın yorgan ile yattığımı hatırlıyorum.

Soğuk algınlığı ile ilgili hastalık sırasında ateşi düşürmek doğru bir yöntem değildir. Doğru olan ateşi düşürmek yerine hastanın terlemesini sağlamaktır. Hasta terlemeye başladıysa iyileşiyor demektir.

İmmün sistemini güçlendirmek

Vücudun kendini savunma sistemine immün sistemi deniliyor. Vücut ısısını yükselterek bronşit ataklarını durdurmuştum. Ancak bünyem yine de soğuk algınlığı karşısında zayıftı. Bunun için de Fatih'te Kadınlar Pazarı denilen pazardan 7-8 kilo üzüm pekmezi aldım. Bir iki ay içinde tüketene kadar hepsini içtim. O günden sonra bir daha ne grip ne astım, ne bronşit ne öksürük görmedim.

Son bir iki yılda grip ve nezle beni zaman zaman yoklasa da hemen vücut ısısını yükseltip terliyorum ve en fazla iki üç saat sonra yok oluyor. Yeniden pekmez içmek istedim ama bu sefer şekeri ağır geldi. Şimdi tahin karıştırıp öyle tüketiyorum.

Corona virüsü

Corona virüsün de en nihayetinde bir grip virüsü olduğunu unutmayalım. Şu ana kadar corona virüsünü durduran tek şeyin vücudun savunma sistemi olduğunu biliyoruz. Virüse yakalananların %2'si öldü. Geriye kalanlar bunu atlatıyor. Elbette bunu vücudun savunma sistemi sayesinde atlatıyorlar. Çünkü henüz bu virüse karşı fayda sağlayan bir ilaç bulunmamaktadır.

Coronaya karşı yapılacak en önemli şey, yukarıda da belirtildiği iki şeyi yapmaktır.
  1. Vücudun savunma sistemini güçlendirmek
  2. Her tür soğuk algınlığı rahatsızlığında sıcak su içerek vücut ısısını arttırıp terlemektir.

Paylaş:

14 Mart 2020 Cumartesi

Nuh Kavmindeki Putların Adları Etimolojisi

Bu isimler özgün Arapça kullanımında yer almamakla birlikte etimolojik olarak Arapça (proto-semitik) kelimelerdir. Şimdi bunların anlamlarını inceleyelim:

Kuran'da Nuh kavminin putlarının adları şöyle geçmektedir.

"Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğus’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın." (Nuh Suresi, 23)

Vedd: Allahın isimlerinden olan Vedud fiilinin ilk halidir. Öncesinde bu kelime iki harf üzere iken Arapçanın bir sonraki üçlü harf sistemine şeddeli olarak intikal etmiştir. Çok seven anlamındadır. Sevgi ve aşk tanrısı...

Suva': Bu gerçekten de çok ilginç. Çünkü suva yesu'un masdar halidir. sa'e, yesu, suva'. Yesu ise bilindiği gibi İsa'nın adıdır ve Mesih yani kutsal yağ ile meshedilen anlamına gelir. Nuh kavminde Yesu/Mesih figürü bulunması çok ilginç olsa gerekir.

Yeğus: iğase, yardım etmek fiilinin muzari' halidir. Yardım eden, imdada yetişen anlamındadır. Çekimi şöyledir. Ğase, Yeğus, Gavs. Tasavvuftaki bildiğimiz Gavs.

Ye'uk: Mani olan engelleyen anlamındadır. Allahın kahhar ve muntakim sıfatlarından birine benziyor. Ancak bu kelime daha sonra olumlu anlamda kullanılmamıştır.

Nesr: Arapça'da Nesr akbaba (veya kartal) demek. Tanrısal bir imge olarak kartal figürü Şamanizm'de de mevcuttu. Keza bir başka açıklamaya göre Arapça'nın ilk halinde sin ve sad ayrımı yoktu. Bu yüzden bu kelimenin aslı Nasr'dır. Yardım ve zafer anlamına gelir. Yardım eden ve zafere eriştiren manasında kullanılmaktaydı.

Paylaş:

24 Aralık 2019 Salı

Rimbaud ve Sabineli Kadınların Hikayesi


"Yüce kişiliğine ters düşse de bu gerçek, tasanın silmelerine doğru havalanan ve akşamın gölgelerinde kanadını sürükleyen, alaca, koca bir kuş buluyordum kendimi Hanım'ın evinde.

Tapılası takıları ve fiziksel başyapıtlarına katlanan yatağının eteğinde, diş etleri mor, kılı acıdan ağarmış iri bir ayı, konsolların kristal ve gümüş gözleriydim.

Karanlığa ve kızgın bir akvaryuma dönüştü her şey. Kavgacı bir haziran şafağında sabah, ben, yakarışını duyuran, savurup duran eşek, koştum kırlara, Sabineli kızlar gelip boynuma atılıncaya dek." (Arthur Rimbaud - Cehennemde bir mevsim)

***

Sabineli Kadınların hikayesi var bir de...

Efsaneye göre Romulus Roma şehrini kurmuş. Ancak kurucular asker olduğundan Roma'da hiç hatun yokmuş. Bunun üzerine Roma'da bir şölen verilmiş ve komşu şehir Sabineliler de çağırılmış. Çoluk çocuk herkes gelmiş. Yemişler içmişler, sonra Romalılar Sabineliler'in kızlarını kaçırmış. :D

Sabineliler kızlarını kurtarmak için Romalılarla dövüşmek için toplanmış ancak Sabineli kızlar araya girmiş ve kaçırıldıkları Romalı erkeklerini kocalarını sevdiklerini söylemiş. Yani arayı bulmuşlar.

Yani "Sabineli Kızlar", kendisini kaçıran erkeğe aşık olan kız anlamında bir darbı mesel olmuş. Rimbaud da şöyle diyor: "Kavgacı bir haziran şafağında sabah, ben, yakarışını duyuran, savurup duran eşek, koştum kırlara, Sabineli kızlar gelip boynuma atılıncaya dek."

***

Sabineli kızların hikayesine gönderme yapan bir de film tavsiyesinde bulunacağım. Yedi Kardeşe Yedi Gelin, Stanley Donen'in yönetmenliğini yaptığı 1955 Amerikan yapımı bir filmdir.


Paylaş:

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *