26 Temmuz 2021 Pazartesi

Osmanlı'da Halifelik

Osmanlı Hilafet Sancağı

Tarihte Osmanlı'nın halifelik makamını kullandığı bir kaç ender vaka vardır. 

Bunlardan ilki Küçük Kaynarca Antlaşmasıdır. 1774'te 4 yıl süren Osmanlı Rus savaşında Osmanlı mağlup olmuştu. Bunun üzerine Osmanlı için şartları gayet ağır olan Küçük Kaynarca antlaşması imzalandı. Bu antlaşmada Rusya Osmanlı ülkesindeki Ortodoksların himayesini üstlendi. Aynı şekilde Kırım ve Tatar Müslümanlarının da dini bakımdan Halife'ye bağlanmasına izin verdi. Fakat Ruslar kısa bir süre sonra onu da kullandırmadılar. 

İkincisi Trablusgarp'ı (Libya) işgal eden İtalya bir süre uğraşmış fakat Libya'daki direniş de devam etmiştir. 1912'de Osmanlı ve İtalya arasında yapılan Uşi antlaşması ile Osmanlı Libya'yı İtalya'ya terk etmiş fakat İtalya da Libya Müslümanlarının dini önderlik bakımından halifeye bağlanmasına izin vermiştir. 

Üçüncüsü de 1. Dünya savaşında Osmanlı halifesinin "Cihad-ı ekber" (Büyük cihad) ilan etmesiydi. Yani tüm dünya müslümanlarını İtilaf devletleri küffarına karşı cihat etmeye çağırdı. Muhakkak bunun biraz yankısı olmuştur. Ancak bu da son derece sınırlı olmuş olsa gerektir. Örneğin Hindistan'daki müslümanlar İngilizlere karşı ayaklanmadı. Arap ve diğer müslüman milletler de bu cihat çağrısına pek uymamıştır. Elbette istisnalar olmuştur. Ama islam dünyasındaki büyük kitle harekete geçmemiştir. 

Açıkçası Hilafet makamı yüzyıllardan beri zaten içi boşaltılmış bir kurumdu. Örneğin 19. yüzyılın sonlarına 20. yüzyılın başlarına doğru Rusya Orta Asya Türk ve müslüman hanlıklarını bir bir yutmaya başladığında bunlar finans, askeri modernizasyon ve silah yardımı için Osmanlı halifesine başvurmuş, fakat Osmanlı da Rusya'nın tepkisini çekmemek için bunlara yardım edememiştir. Buhara hanlığı, Hive Hanlığı, Hokand Hanlığı vs.

Sonuç, Atatürk saltanatı kaldırdığında halifeliği hemen kaldırmamıştır. Hatta cumhuriyetin ilanından sonra da kaldırmamıştır. Muhtemelen ilk başlarda bundan faydalanmak istenmiştir. Ancak bütçe tartışmaları sırasında Halife Abdülmecit Efendi kendisine tahsis edilen bütçeyi beğenmeyip itirazda bulununca hilafet lağvedilerek halifelik hakkı TBMM'nin manevi şahsına tevdi edildi. Ne miktar bir bütçe talebi oldu bilmiyoruz. Amma velakin, günümüzde Diyanet'in bütçesi 13 milyar TL'yi bulmuşken Halife Abdülmecid'e haksızlık yapılmış olabileceği kuvvetle de muhtemeldir. 


Paylaş:

25 Temmuz 2021 Pazar

Cumhuriyet Burjuvası ve Tatil

Daha Cumhuriyet'ten önce 1913'ten itibaren İttihat ve Terakki Partisi iktidarında Milli İktisat adı verilen bir program uygulanmaya başlanmıştı. Her ne kadar bu programın adı Cumhuriyet'ten sonra kullanılmadıysa da Milli İktisat Cumhuriyet döneminin de ana programı oldu.

Peki nedir bu Milli İktisat?
Özetle milli burjuvaziyi yaratma programı.

Biliyorsunuz Osmanlı'da bir Burjuva sınıfı yoktur. Burjuva sadece çalışan üreten ticaret yapan zenginleşen kesim demek değil. Aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak da burjuva modellenmelidir. Bu yüzden Atatürk bu tarz bir Burjuva yaşamının prototipi de çizmiştir. Atatürk'ün özellikle plajda uzanırken sahilde yüzerken veya salıncakta sallanırkenki tatil ve dinlence görüntülerini paylaşması, işte o çok çalışan üreten ama tatil zamanlarında da tatil keyfini yapıp dinlenen Türk burjuvasının profilini çiziyor model oluyor. Aratürk'ün yaptığı tabi ki bilinçli bir şeydi. Çünkü bir Burjuva sınıfı yaratmaya çalışıyordu.

Şimdi CHP ve Kemalistler de dikkat ederseniz aynı görüntüleri taklit ediyor. Mesela Ekrem İmamoğlu da tatil sahil plaj görüntülerini paylaşıyor "Bakın biz yıl boyunca çok çalıştık işte bir hafta da tatil yapıyoruz" diye mesaj veriyor aklınca 😃

Şimdi tatil yapmak kültürü sadece CHP ye kemalistlere özgü değil bizim müslüman burjuva da tatil yapıyor. Peki hiç Ak Partili önemli bir yöneticinin tatil fotosunu gördünüz mü? Göremezsiniz çünkü paylaşmazlar. Size oy veren insanlar o tatilleri yapamıyor. Bu yüzden böyle şeyleri paylaşmak zaten seçmenine karşı bir görgüsüzlüktür.

Ekrem İmamoğlu! Bu tatil görüntülerini paylaşmaktan vazgeç lütfen. Biraz aklın varsa vazgeç 😊😊

Paylaş:

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Ulus Devlet ve Lozan Antlaşması


Türkiye'nin modern anlamda bir "ulus devlet" sistemini inşa etmesi Lozan Antlaşması ile sağlanabilmiştir. Burada ulus devlet ile kastedilen bir ırk/etnisite temelli devlet değildir. Ulus devlet modern anlamdaki devlet birimidir. 

Devlet üç temel unsurdan meydana gelir: 

  1. Sınırları çizilmiş bir ülke 
  2. Üzerinde yaşayan bir halk 
  3. Hukuk düzeni üzerine kurulu siyasal bir otorite. 

Tek vatan tek millet tek bayrak derken kastedilen budur. Osmanlı'da sınırlar net değildir. Bir millet değil, dört millet vardır: Müslümanlar, Yahudiler, Rumlar, Ermeniler. Lozan'da Osmanlı'daki dört millet sistemi terkedilmiş, buna karşın Türk uyruğu ile tek millet sistemi benimsenmiştir.

Lozan'ın sağladığı en önemli şeylerden biri kuşkusuz ülke sınırlarının net bir şekilde tespit edilmiş olmasıdır. Osmanlı'nın sürekli toprak kaybetmesi de ülke sınırlarının tam olarak net olmamasıdır. Osmanlı'da sınırlar gücünün ulaştığı yerdir. Haliyle gücünün doruğunda iken sınırlar genişler güç kaybettiğinde de sınırlar daralır. Bütün imparatorluk devletleri de böyle idi.

Bu güç ve sınır ilişkisi bütün ülkeler için geçerli değildi. Örneğin ABD'nin 19. yüzyıldan beri yani yaklaşık 150 yıldır sınırları değişmemiştir. Aslında ilk defa Vestfelya Antlaşması nda ortaya çıkan bu sistem Amerikanın 1918'de ortaya koyduğu Wilson ilkeleri ve yine 1929'da uyguladığı Kellogg Paktı ile diğer ülkelere de dayatıldı. 1933'te Uruguay'ın başkenti Montevideo'da kabul edilen konvansiyona göre içişlerine müdahale edilmeyen egemen ulus devletin tanımı kabul edildi.

Türkiye bu sisteme Lozan Antlaşması ile dahil oldu.

Paylaş:

22 Temmuz 2021 Perşembe

Tüm sermayeyi Batı düşmanlığına yatırmak

Bu aralar Yusuf Kaplan hocamızı facebook'ta takip ediyorum. Açıkçası mesajlarını görünce üzülüyorum. Yusuf Hoca'nın kişisel olarak iyi bir insan olduğunu biliyorum. Ancak İslamcı misyon ve vizyonunu çok yanlış buluyorum. Bütün sermayeyi Batı düşmanlığına yatırmış. Bu çok yanlış bir değerlendirme biçimi...

Misalen 3 gün önceki paylaşımında gördüm. Almanya'daki 4 polisin bir genci gözaltına alırken şiddet kullanması ile ilgili videoyu paylaşıyor ve "Kudurmuş bunlar. Dünyanın gıkı çıkmıyor. Allah belasını versin BM'nizin vesairenizin" diyor. Görüntüde de gencin kendisini gözaltına almaya çalışan polislere mukavemet ettiği ve polisi yumrukladığı bunun üzerine diğer polislerin şiddet gösterdikleri de görülüyor.

İyi de bunun BM ile ne alakası var? Her fırsatı BM düşmanlığına mı çevireceğiz? BM Türkiye'nin de kurucu üyesi olduğu, dünyada 193 ülkenin tek çatı altında toplandığı ve eşit oy hakkı ile temsil edildiği uluslararası bir organizasyondur. BM'nin sorunları çözmede yapısal sorunları olabilir, ama tüm dünyanın sorunları var. BM'yi bu şekilde şeytanlaştırmak ciddi bir vizyonsuzluktur. Daha birinci dakkadan yanlış konuşuyorsunuz, siz medeniyeti böyle mi inşa edeceksiniz?


Paylaş:

20 Temmuz 2021 Salı

"Müjde" diplomasisine giriş

Bizim Doğu kültürümüzde haklar alınmaz, verilir. Bir makama çalışarak, hakkederek gelinmez, yukarıdan uygun bulunur, layık görüler ve ihsan edilir, görev verilir ve siz de minnettar olursunuz.

Onun için tebaa nankörlük etmemeli, nimete küfranda bulunmamalı ve minnettar olmalıdır. Tebaa ululemre şükretmeli, kadir kıymet bilmelidir. Müjdeleme de ululemr'den tebaaya bir "ihsanda bulunma" şeklidir.

Ama Z kuşağı ne der bilmiyorum. Bırak Z'yi Y ve X kuşağı bile kaldırmaz. Artık böyle şeyler bize bile çok itici geliyor. Çocuğunuza bayramlık elbise aldığınızda "Müjde evlat, bak sana elbise aldım" diyor musunuz?

Twitter da paylaşım yapıyorlar: "Cumhurbaşkanından müjde! Niğde Ankara paralı otoyolu bayramdan önce %20 indirimli!".

Yapmayın etmeyin ağalar!!!

Ne Cumhurbaşkanımızın ne de halkımızın böyle bir ucuz hareketlere ihtiyacı yok. Hakkaten siyasete zarar veriyorsunuz.



Paylaş:

11 Temmuz 2021 Pazar

Ekonomik bağımsızlık ve Yap-İşlet-Devret modeli

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Kamu Yönetimi bölümünde iken Türkiye Ekonomisi dersinde 1923-1929 arası Cumhuriyet dönemi ekonomisi konulu kısa bir makale hazırlamıştım. Haliyle yazmadan önce onunla ilgili kaynak taraması yapıyor ve okumalar yapmıştım.

Olağanüstü olumsuzluklara rağmen ekonomik politikalar bakımından başarılı bir dönemdir. Bu dönemde ortalama yıllık %9 büyüme sağlanmıştı. Bu dönemin en önemli özelliği milli burjuvazi'nin oluşturulması ve ekonominin dışarıya bağımlılığının azaltılması idi. Bu yönüyle kendisinden bir önceki dönem (1913-1918) olan İttihat ve Terakki'nin Milli İktisat programının bir benzeri niteliğindedir.

Osmanlı ekonomisi özellikle kapitülasyonlar ile delik deşik olmuştu. Gümrüksüz vergisiz içeri giren yabancı mallar karşısında yerli üreticinin bir şansı yoktu. 1923'te Lozan'da çetin pazarlıklar sonucunda kapitülasyonların tümü kaldırılmıştı. Ne var ki gümrüksüz mal girişi 1929'a kadar devam edecekti. Yani 1929'a kadar kapitülasyonlar fiilen devam etti.

1923-1929 ekonomik programın en önemli özelliği hem dış sermayeye açık liberal bir program olması hem de "bağımsızlık" vurgusudur. 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongre'sinde bu iki temel mesaj verilmiştir:

  • Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal ve askeri bağımsızlık sürdürülemez.
  • Dış sermaye kapitülasyon ayrıcalığı olmaksızın yerel yasalar ve kurallar çerçevesinde yatırıma davet edildi.

Devlet dış sermaye girişi ihtiyacına rağmen ekonomik bağımsızlığı temin etmek yönde tedbirler aldı. Çeşitli kamu ve özel sektör ortak girişimleri ile bazı ürün ve piyasaları dışarıya karşı korudu. Ülkede doğru düzgün yol yoktu. Demiryolları ağını arttırmak için büyük bir gayretle çalışıldı. Kaynak yetersizliği her bakımdan had safhada idi. BUNA RAĞMEN YABANCILARA ÖZELLİKLE ALMANLARA "YAP-İŞLET-DEVRET USULÜ" YAPTIRILMIŞ OLAN DEMİR YOLLARI ÜCRETİ ÖDENEREK MİLLİLEŞTİRİLDİ.

***

Bu paylaşımı yapmamın sebebi şu: Son dönemlerde ekonominin kötü yola düşmesi üzerine bazı arkadaşlar "bağımsızlığımızı sürdürmek için ödenmesi gereken bir bedel" olduğunu söylüyor. Gerçekten öyle midir? KİT'lerin yabancılara satılabildiği, yabancıların "Yap-İşlet-Devret" modeli ile 30, 50, 100 yıllığına tezgahını kurup parayı topladığı bir ekonomik model bağımsızlığı sağlıyor mu?

Yap İşlet Devret modelinde hazine zarar etmez. Ne garantisi verilirse verilsin devlet çok fazla ödeme yapmamaktadır. Bu kısmı doğru. Ama toplam bilançoda devlet ve millet zarar eder. 30 yıllığına yol yapıyor. Bugün garanti edilen geçiş miktarları dolmasa devlet ödüyor. Ama garanti edilen miktarın 20 katını aşarsa da devlete millete bir geri ödeme yapmıyor. Bundan 30 sene önce bir yol için garanti edilen geçiş miktarları ile şimdiki geçiş kapasitesi kıyaslanabilir mi? Bu süre içinde garanti edilen geçişin 100 katına bile çıkabilir. Girişimci yabancı ise o parayı alıp ülkesine götürecektir.

Diğer taraftan 30-50-100 yıl boyunca o yolu köprüyü kullanacak, kaymağını iyice emecek 30-50-100 yıl sonra da sana posasını bırakacak. Bugün yapılan yollar köprüler 30-50-100 yıl sonrasının ihtiyacını karşılayabilecek mi? Tabi ki hayır. Arada sadece girişimcinin muazzam kârı ve kazıklanan millet ve ülke olacaktır.

Yap işlet devret modeli yatırım için kaynak sorunu olan az gelişmiş ülkeler için uygulanabilir, yine de bu ülkelerin bağımsızlığını katiyen temin etmemekte bilakis onları büyük devletler için periferi (bağımlı) bir ülkeye dönüştürmektedir.



Paylaş:

9 Temmuz 2021 Cuma

Odun Hırsızlığı Yasası ve Karl Marx'ın tepkisi

Karl Marx hukuk fakültesi öğrencisi iken yaşadığı Almanya'nın Ren bölgesi meclisinde "odun hırsızlığı yasası" tartışılmış ve bir takım aristokrat vekillerin istekleri yönünde yasalaşmıştı.

Vaka şöyle idi. Ormanlar aristokrat zevat tarafından özel mülk adı altında parsellenmişti. Yoksul köylülerin ise ağaç kesecek odun toplayacak ormanları yoktu. Böylece yeni çıkardıkları yasada sadece ağaç kesenler değil kırık yıkık ağaçlardan da odun ve çalı çırpı toplamak eşit derecede hırsızlık olarak kabul edildi.

Bir tarafta hiçbir şeyi olmayan köylüler, diğer tarafta ormanları özel mülk adı altında parselleyip yoksulun çalı çırpı toplamasını bile hırsızlık saymak için yasalar çıkaran aristokratlar. Bu durum Genç Marx'ı çok rencide etmişti. Ren bölgesindeki yerel bir gazetede yazdığı bir dizi yazı ile mülkiyet hukukunu sorgulamaya başlamıştır. 

Aslında bu olay marksizmin başlangıç hikayesidir de. 


 


Paylaş:

8 Temmuz 2021 Perşembe

Yağmur Kuyusu

Afrika'da büyük su kıtlığı var. Bizim yardım derneklerimiz de Afrika'da sondaj ile su kuyuları açıyor. Allah razı olsun.

Ancak bizde şebeke suyunun olmadığı dönemler de vardı. Bundan 30-40 yıl öncesini hatırlayanlar bilir. Her evde kuyu olurdu. Bu sondaj kuyusu değil. Toprak tabakasını kaldırdıktan sonra kaya tabakasının içinde 4 5 metre derinliğinde kuyu kazılır sonra onun yüzeyi güzelce alçılanarak geçirgenliği önlenirdi. Daha sonra yağmur suları kuyunun içine tahliye edilirdi. Çerçöp dolmasın diye suyun kuyuya boşaldığı deliğe filtre görevini görmesi için bir süzgeç konulurdu.

Kuyu yağmur suyu ile dolar. İçinde toz toprak varsa dibe çöker. Yağmurdan önce suyu biraz azaldığında kuyunun içine inilerek dibine biriken tortular temizlenirdi. İki kez yağmur yağdığında doldurabilirsin. Kuyudan su çekmek için bir tulumba veya mekanik bir düzeneğe ihtiyaç yok. 5 mt bir ip bir teneke al sana kova.

Şebeke suyu geldikten sonra bunlara gerek kalmadı. Ama eski evimizin avlusunda hala kuyu var.

Afrika'da da hiç yağmur yağmadığı söylenemez. Bence orda da her ev için böyle bir kuyu yapılabilir. Maliyeti son derece düşüktür. Küçükken biz kazıyorduk kendi kuyumuzu 😃😃



Paylaş:

7 Temmuz 2021 Çarşamba

Yılmaz Yalçıner

Yılmaz Yalçıner eski İslamcı ağabeylerden.

Facebook'ta "Haiti diktatörü ölmüş çok sevindim" diye bir paylaşım yaptı. Paylaşımda coğrafi olarak ABD'ye yakın olan Haiti'nin ne kadar büyük bir sefalet içinde olduğuna dair görseller de koydu. Ben de "Haiti zaten coğrafi olarak ABD'nin doğal bir uzantısı. ABD'ye bağlansa ne diktatörlerden çeker ne de bu sefaleti yaşar" diye bir yorum yaptım. Yapmaz olaydım demiyorum iyi ki yaptım.

Bana "Fetö'cülerin beni kendilerinden bildiğine emin olduğunu mandacı taifesinden olduğumu" söyledi. Ben de iyi niyetli bir şekilde "Fetöcü olup olmadığımı çok yakın bildiği bazı ortak arkadaşlarımıza sorabileceğini" geçmişte bir kere de kendisiyle görüştüğümüzü söylemiştim.

Görüşme de şöyle idi. Selam gazetesi haftalıktan günlüğe geçince ben de bir kaç gazeteci/muhabir arkadaşımla haftalık bir gazete çıkarmak istemiştim. Bana Yılmaz Yalçıner ile görüşmemi tavsiye ettiler. O da o aralar bir gazete çıkarmak istiyormuş. Ben de tavsiyelerini ve desteklerini istemek üzere Üsküdar'daki sucuk sattığı bir dükkanına gittim. Allah var iyi davrandı. Hoş sohbet etti falan filan. "Gazete çıkarmak yerine Amerika'ya git ufkun açılır" diye de tavsiyede bulunmuştu.

Şimdi kendisine o görüşmemizi hatırlattığımda "demek ki o zamandan beri içindeki Amerikan hayranlığını görmüşüm, beni bir daha takip etme" dedi.

İslamcılara neden kızdığımı görüyor musunuz? Bu kadar saygın (!) bir islamcı ağabey, Allah var kendisine karşı saygıda hiç kusur etmedim. Ancak kendisiyle en ufak bir fikir ayrılığı olduğunda bir müslüman kardeşi ile normal bir insan gibi konuşamıyor. Bunların tek sermayesi iftira etmek, hakaret etmek, küfretmek, çapsızlık etmek...

Güncelleme Notu: Yalçıner 8 Aralık 2021'de vefat etti. Bu yazıdan kısa süre sonra vefat ettiği için şahsen tek taraflı olarak hakkımı helal ediyorum. Ancak bu yazıyı da belirli bir davranışa karşı tavrımı göstermek açısından silmiyorum. İnsanlar (hele ki müslümanlar) birbirine karşı bu kadar önyargılı olmamalı.

Paylaş:

5 Temmuz 2021 Pazartesi

İptalinin ardından İstanbul Sözleşmesi

Arkadaşlar biliyorsunuz İstanbul Sözleşmesini hallettik. Muhafazakar kesimin sözleşme aleyhindeki tutumu viral hale gelince sevgili Cumhurbaşkanımız da sevgili halkımızın nabzına uygun olarak sözleşmeyi iptal etti. Bu durum bizim muhafazakar kesimin ne kadar etkili olabileceğini gösteriyor.

Efendim İstanbul Sözleşmesi hakkında zaten bir çok şey biliyorsunuz. Fakat muhtemelen bilmediğiniz bir şey söyleyeceğim. Tabi bilen biliyor da bizim İslami kesimin bu konuda çok bilgisi/haberi olduğunu sanmıyorum.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (AİHS) biliyorsunuz. AİHM'i mutlaka biliyorsunuz ama. Yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Bu aralar AİHM ile aramız çok iyi değildir çünkü bizi son yıllarda çok mahkum etti. Özellikle Fetöcüler Osman Kavala ve Selahaddin Demirtaş konusunda çok canımızı sıktı. Ama AİHM her zaman bu kadar sıkıcı değildi. Biz müslümanlar henüz iktidar olamazkene ve Kemalist rejim bize ve başörtülü bacılarımıza zulüm ederkene sık sık başvururduk AİHM'e. Hatta Abdullah Gül Cumhurbaşkanı ikene First Lady Hayrunnisa Gül ablamızın TC hükümetine karşı bir davası vardı. First Lady olunca davayı geri çekmişti.

Neyse, konuyu hep dağıtıyorum. Şimdi AİHM Avrupa Konseyinin bir mahkemesidir. Bu Avrupa Konseyi'nin, üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği ile bir alakası yoktur. Lütfen karıştırmayın. Bu başka bir kuruluştur. Avrupa Konseyi 1949'da İnsan Hakları Sözleşmesinin yayınlanması ile beraber kuruldu. Türkiye de kurucu üyesidir. Yani ilk kurulduğu günden bugüne Türkiye Avrupa Konseyine üyedir. Konseyin tek görevi İnsan Hakları konusunda çalışmalar yapmaktır.

AİHM yani mahkeme, AİHS'in yani sözleşmenin kriterlerine göre işliyor. İnsan hakları sözleşmesindeki kriterler üye devletler tarafından ihlal ediliyor mu? Mahkemenin görevi bu. Şimdi AİHS yani Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ana protokoldur. Bir de ek protokollar var, yani ek sözleşmeler. Mesela İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi, Azınlıkların Korunması Sözleşmesi, Çocukların İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi, Kadınlara Yönelik Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Sözleşmesi vs.

Bu saydıklarımın sonuncusunu hatırladınız mı: Yani İstanbul Sözleşmesi... 😃

Çocukların İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi var bi de... Sağda solda onun hakkında da atıp tutanlar var. Henüz duymadıysanız da duyacaksınızdır. Namı diğer, Lanzarote Sözleşmesi.

Yazının başında İstanbul Sözleşmesini hallettik demiştim. Çünkü bu aralar Lanzarote sözleşmesi'ne karşı da benzer kampanyalar yapılıyor. Efendim neymiş, Lanzarote sözleşmesi çocuklara karşı cinsel istismarı meşrulaştırıyormuşmuş...

Merak ediyorum acaba bunu yapanlar bunu bilerek mi yapıyorlar? Misal Abdurrahman Dilipak ağabeyimiz attığı bir twitte "Lanzarote, İST. Sözleşmesi ve CEDAW (o da BM'nin İnsan hakları sözleşmesine ek bir sözleşmedir) fuhşiyatı meşrulaştıran sözleşmelerdir" demişti. Fakat Dilipak 2005'te Türkiye'de askeri mahkemede yargılanıp ceza aldığında bunu AİHM'e götürmüştü. AİHM'in sözleşmeleri fuhuşçu oluyor ama biz sıkışınca yine AİHM'e gideriz.

Ben doğru mu anladım acaba?

Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *