13 Ekim 2021 Çarşamba

Başkanlık sistemi mı Parlamenter sistem mi?


Bu hem hukuk hem de siyaset bilimi alanında uzman olmayı gerektiren zor ve müşkül bir konudur aslında. Ama Türkiye'de herkes bunu konuşuyor. Gerçekten de "şudur" demek için iki sistemi de çok iyi bilmek gerekir. Türkiye'de bu konuda kaç kişi iyi bir bilgiye sahiptir? Siyasi parti yöneticileri dahil konuyu etraflı bir şekilde bildiklerini zannetmiyorum. Haa, ben de bu konunun uzmanı değilim, ama siyaset bilimi ve hukuk eğitimi gördüm ve bu konularda sık sık akademik okumalar yapıyorum.

Genel olarak bir özetleme yapacak olursak;

İki sistemin de avantajları ve dezavantajları var. 

Her şeyden önce iki sistemde de kuvvetler ayrılığı temin edilebilir ve tersinden de iki sistemde de kuvvetler ayrılığı suistimal edilebilir. Yani her ne kadar başkanlık sistemini kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir sistemi olarak anlatsalar da bu doğru değildir. Katı kuvvetler ayrılığı ve denge-fren sistemi sadece ABD'ye özgüdür. 

Devlet yönetiminde yasama'nın çok fazla bir işi yok aslında. İşin büyük çoğunluğu Yürütme'dedir. Yasamanın işi kanun çıkarmak, hükümetin sunduğu bütçe kanununu onaylamak ve hükümeti denetlemek. Yürütme ise idarenin tümüdür. Yürütme meclisin (yasama) çalışmasına karışamaz, yürütme merkezin yetkisinin bir kısmını yerele aktarır. Bir de hakimlere karışamaz. Hakimlere emir veremez ve onları görevlerinden azledemez. Bunun dışında yürütme her şeyi yapabilir. Devlet yönetimi ile ilgili aklınıza gelen ne varsa yürütmeye girer.

Şimdi, başkanlık sisteminde yürütmenin tüm gücü Başkan'da (bizdeki Cumhurbaşkanı) toplanmıştır. Bakanlar dahil tüm kurumların genel başkanlarını genel müdürlerini atayabilir veya azledebilir. Sadece bir üniversitenin rektörünü değil, YÖK başkanını da keyfine göre azledebilir ve yerine başkasını atayabilir. Ayrıca başkanlık sisteminde meclisin hükümeti denetlemesi de kısıtlanmıştır. Çünkü hükümet meclisten güvenoyu almamaktadır ve meclis tarafından da düşürülememektedir. Yani zaten yürütme çok fazla, çok geniş bir alan ve bu alanın tek ve mutlak yetkisi Cumhurbaşkanında toplanmaktadır. Parlamenter sistemde ise yürütme içinde de bir bölünme vardır. Bir tarafta Cumhurbaşkanı diğer tarafta Başbakan yönetimindeki hükümet. Bu ikisi de aslında bir denge unsuru olarak ayrılmaktadır. Aksi takdirde yürütmeye dair tüm yetkilerin başkanda toplandığı bir sistem yaklaşık olarak meşruti monarşiden (parlamenter krallık veya meclisli padişahlık) farksızdır. Meşruti monarşilerde de zaten kral veya padişah artık yasamayı parlamentoya devrettiği için sadece yürütmeden ibarettir. Yani aslında biz başkanlık sisteminde bir hükümet değil bir padişah seçiyoruz. 

Cumhurbaşkanı kararnamesi ile yürütme hemen hemen sayısız alanda yasama yapabilmektedir. Normlar hiyerarşisinde her ne kadar kanundan sonra geliyorsa da OHAL durumunda kanuna eşittir ve bu kararnamelere karşı yargı yolu da kapalıdır. Yani uygulamada meclis kadar da yasama gücü var. Meclis'in alanında olan "uluslararası anlaşmaları onaylama" hükmünü bir kararname ile iptal edebiliyor. Meclis (yasama) fiilen işlevsizdir.

İspanyol asıllı ünlü siyaset bilimcisi Juan Linz'in Başkanlık Sisteminin Tehlikeleri adında ünlü bir makalesi vardır ve orada başkanlık sisteminin bir çok sakıncasını dile getirir. Genel olarak başkanlık sisteminin daha ayrışmacı olduğunu ve siyaseti sıfır toplamlı bir sisteme dönüştürdüğünü anlatır. Yani avami tabiriyle ya herru ya merru, kazanan herşeyi kazanır kaybeden de herşeyi kaybeder. Dolayısıyla bu sistemle siyasette ve toplumda bir konsensüs ve bir ittifak olmuyor. Son Cumhurbaşkanlığı deneyimimiz de bunu doğruluyor zaten. 

Güçlendirilmiş parlamenter sistem?

Bana göre bu da birincisi kadar tehlikeli. Çünkü bu sefer yürütmenin tüm gücü başbakanda toplanıyor. Ayrıca bu durumdaki bir başbakan da en az başkanlık sistemindeki kadar güçlü hatta daha da güçlü. Çünkü başbakan hükümeti (yürütme) kuran partinin başkanıdır ve o parti aynı zamanda mecliste (yasama) de çoğunluktadır. Yani başbakan aynı anda hem yürütmenin hem de yasamanın fiilen başıdır. Bu da ciddi bir kuvvetler ayrılığı ihlaline sebep olduğu için 1961 ve 1982 anayasalarında güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi gibi kurumlarla dengelenmeye çalışılmıştır. Bu yüzden cumhurbaşkanının zayıflatıldığı bir parlamenter sistem, seçimle işbaşına gelmiş bir partinin otoriterleşmesinin yolunu açar.

Görüldüğü gibi kuvvetler ayrılığı ihlali başkanlık sisteminde olduğu gibi parlamenter sistemde de mevcuttur. 

Eski sisteme geri dönülmeli ve hükümet sistemi yerine parti sistemi değiştirilmeli

Türkiye 2018 öncesi sisteme geri dönmelidir. Bizim sorunumuz hükümet sistemi sorunu değildi. Biz yanlış şeyi değiştirdik. Bizim toplumsal hafızamızda otoriterlik refleksleri çok yaygındır. Dolayısı ile güçlü bir partinin güçlü bir hükümeti demek çok otoriter bir yönetim demektir. Gücün artmasına karşın otoriterliğin (baskıcılığın) dengelenmesini getirecek bir siyasi ahlaka ve kültüre sahip değiliz.

Parlamenter sisteme getirilen en önemli eleştiri hükümetin kurulmasında karşılaşılan zorluklardır. Deniliyor ki efendim işte hiçbir parti salt çoğunluğu elde edemediği için hükümeti kuramıyor. Diğer partilerle de anlaşamıyor böylece hükümet kurulamıyor. Dünyadan buna birçok örnekler gösteriliyor. 

Ancak Türkiye'nin 80 küsür yıllık parlamenter sisteminde çok ender görülen bir durumdur bu. Mesela bir Güneş Otel vakası vardır. Ama o da siyasetin çok fazla atomize olduğu ender dönemlerdendir. Yine seçimin tekrarlandığı 7 Haziran seçimi var. O olaya da Erdoğan'ın seçim sonuçlarını kabullenemeyen uzlaşmaz tavrı sebep olmuştur. 2015'te MHP ile koalisyon kuramayan Ak Parti 2018'den beridir devleti MHP ile birlikte yönetmektedir. Demek ki uzlaşılabiliyormuş. 

Türkiye'de seçim barajının yüksek olması oyların parçalanmasını engelliyor ve bir şekilde hükümet kurabilecek partilerin meclise girmesini sağlıyor. Yani o anlamda parlamenter sistemin krizini yaşamadık biz. 

Türkiye'deki asıl kriz hükümet ve seçim sisteminden kaynaklanmıyor. Partiler sisteminden kaynaklanıyor. Seçimlerdeki demokratik yarışlar eğer parti içinde de tesis edilebilirse o zaman partiler kendilerini yenilemek durumunda kalırlar. Aksi takdirde bir parti başkanının değişmesi için ölmesi veya buna yakın bir şeyin olması gerekiyor. Bu kadar anti demokratik partilerden bu kadarlık bir demokrasi çıkması bile büyük başarıdır. 

Paylaş:

10 Ekim 2021 Pazar

Rurouni Kenshin, Meiji Kılıç Ustasının Romantik Hikayesi


Rurouni Kenshin'in hikayesi daha önce 80'li ve 90'lı yıllarda manga ve anime yapılmıştı. 2012'de William Ireton , Shinzô Matsuhashi yönetmenliğinde serinin ilk filmi çekildi ve şu ana kadar 5. film çekilmiş oldu. 

Ben bu yazıda 2012 yılında çekilmiş olan Kökler isimli ilk filmin kritiğini yapacağım. Diğerlerini de bilahare gerekli görürsem ayrı bir blog yazısında değerlendiririm.

Filmin Konusu

Meiji döneminin başlangıcında Battousai isimli üstün yetenekli genç bir samuray vardı. Battousai Shougun rejimine karşı ayaklanan isyancıların arasındaydı ve geleneksel samuraylara karşı amansız bir suikastçı (hitokiri) idi. İsyanın sonunda Meiji taraftarları galip gelmişti. Bu sırada Battousai ortadan kayboldu. Aradan 10 yıl geçti ve Meiji önderliğinde batı tarzı yeni bir düzen kuruldu. Battousai geçen süre içinde gezgin/avare bir yaşam sürer. Ağzı köreltilmiş ters katana'sı (uzun kılıcı) ile bir daha kimseyi öldürmemeye yemin etmiştir. Battousai, Kauro isimli genç bir kızın hayatını kurtardığında yeniden ortada görülmeye başladı.

İkilemler

Film ile ilgili çok fazla spoiler vermek istemiyorum. Sadece içerdiği bazı metaforlara işaret etmek istiyorum. Genellikle bu metaforlar da birer ikilem ve düalizm şeklinde ortaya çıkarlar.

Kılıç Öldürmek İçin mi, Korumak İçin midir?

Geleneksel Japon kılıç kültüründe “kılıç insanların hayatlarını kurtarmak ve yaşatmak içindir”. Ancak geleneksel değerler ve değerleri ayakta tutanlar zayıfladıkça bu temel felsefeyi tersine çevirenler de çıkıyor. "Kılıç kesmek ve öldürmek içindir" diyenler günden güne güçleniyor, daha örgütlü hale geliyor. Bu iyilik ve kötülük düalizmi Meiji Japonyasında nasıl bir hal alacak? Bir yandan geleneksel kılıç kültürü öbür yanda insanın yaşama hakkının alınayacağı şeklindeki batıdan mülhem yeni Meiji sistemi birbirine paralel gibi görünüyor. Ancak suç organize ve güçlü hale gelince kılıç, kesmeden ve öldürmeden sadece kurtarabilir mi?

Kaos ve Hukuksal Düzen

Yeni Meiji yönetimi toplumda bir düzen kurmaya çalışmaktadır. Meiji devrimi sırasında İmparatordan yana olan samuraylar artık yeni polis gücünü oluşturmuştur. Toplumda cinayetin hırsızlığın ve suçun olmadığı bir düzen kurulmaya çalışılmaktadır. Katana (kılıç) taşımak yasaklanmıştır.

Bununla birlikte bu dönüşüme direnenlerin çıkarmaya çalıştıkları bir kaos da vardır. Polis gücü bir taraftan hukuku yerleştirmeye çalışırken bir taraftan da rutin dışı olarak (bunun anlamı derin devlet) Battousai gibi üstün nitelikli hitokiri (suikastçı) adamları da kullanmak istemektedir. Ancak birçok üstün nitelikli hitokiri kendilerine daha fazla para veren çetelere katıldıkları için polis gücü zayıf ve çaresiz kalmaktadır. Eski suikastçı Battousai ahlaki nedenlerle öldürmeyi bırakmış ve bir daha öldürmemek üzere yemin etmişti.

Suçu Engellemek İçin Suçlular Öldürülebilir mi

Battousai genç kızın salonunu basan bir çeteye saldırmış ancak kesici olmayan katanası ile onları saf dışı bıraktığı halde kimseyi öldürmemişti. Çeteler ise sonraki günlerde polis karakolunu basar ve birçok polisi öldürür. Ölen polislerin anaları ve nişanlıları ağıt yakarken polis müfettişi Battousai’ye “o dövüştüğün suçluları öldürseydin bugün ölen bu polisler hayatta kalırdı” der. Suçu engellemek için suçluları öldürmek gerekir mi? Battousai kendisini yeniden hitokiri olmaya çağıran polis gücüne olumlu cevap verecek midir?

Kanun adamı olan polis müfettişi kanun dışı yöntemlerden medet ummaktadır. Aslında sistemin yaşadığı bu ikilem henüz Meiji’nin bocalama döneminde olduğunu ve hukuki düzeni tam olarak inşa edemediğini ve bunda bocaladığını gösterir.

Eski Çeteler ve Yeni Düzen

Her düzen değişiminde hemen görülebilecek bir şeydir. Eski düzenin etkili adamlarının bir kısmı yok olurken bir kısmı da değişime ayak uydurur ve yeni düzende yeniden nüfuz sahibi olurlar. Avrupada feodalizm yıkıldığında bütün feodal beyleri ve aristokratlar yağmurun altındaki tuz gibi erimiş değillerdi. Onların bir kısmı tasfiye olmuş olsa da bir kısmı da değişime ayak uydurup burjuvaya dönüştüler. Benzer bir durumu Meiji devriminde de görüyoruz.

Suçla Mücadele ve İnsan Hayatının Önemi

Battousai suçlu ve katil çete üyeleri ile dövüştüğü halde onları öldürmek istemez. Bu durum sadece suçlu ve katil olanla ilgili değildir. Suçluyu öldürerek cezalandıran sistem de böylece sertleşir katılaşır ve insan hayatına kıymayı daha kolay hale getirir. Battousai şöyle der: “Birini öldürdüğün zaman içinde bir öfke doğar ve bu öfke sadece sana daha fazla öldürme hissi verir. Bu kanlı döngüyü durdurmak benim katanamın amacıdır.”

Otoriter toplumlar ve siyasal sistemler hep “suçluları cezalandırmak” “suçu engellemek” adına otoriterleşmiş ve baskıcı sistemler de bu şekilde kurulmuştur. Öyle ise bu otoriter ve kanlı döngüyü durdurmanın yolu insanları kesmeyen bir katana kullanmaktır. Onları öldürmeden engel olunmalıdır. Rurouni Battousai’nin felsefesi budur.

Onura Karşı İnsan Hayatı ve Mutluluğu

Geleneksel Japon düşüncesinde “onur” çok önemli bir kavramdır. Aile’nin onuru, mensup olduğu okulun (bu kategori altında öğreti, ideoloji, din de sayılabilir) onuru, kişinin adının onuru ve hatta kılıcın onuru. Ortaya çıkan gizemli bir katil Battousai’nin hem adını hem de kılıcını kullanmaktadır. Battousai adının ve kılıcının kullanılması hakkında şöyle der. Bunların başkası tarafından kullanılması umurumda değil ama bu kadar kötü birinin kullanmasına izin vermeyeceğim.

Yine Kauro isimli kız babasının okulunun adını kirleten bir katil ile yüzleşmek istemektedir. Okulun onuruna sürülen bu leke affedilmezdir. Kauro kazanması ihtimali olmayan bir düşmana karşı gözünü kırpmadan ve ölümü hiçe sayarak dövüşmek istemektedir. Buna izin vermeyen Battousai Kauro’ya şöyle der: “Bu eğitim yerinin onuru hayatından vazgeçmeni gerektirecek kadar daha önemli değildir. Eminim, baban da bu eğitim yerinin onuru için kızının hayatından vazgeçmesini istemezdi.”

Battousai’ye göre bir okulun onuru, insan yaşamından daha önemli olamaz. Buna kanıt olarak da hiçbir babanın kızının yaşamına okulun onurunu tercih etmeyeceğini gösteriyor. Açıktır ki Japon toplumundaki onur kavramını sorguluyor.

Belki de bütün bunları Kauro’ya aşık olduğu için yapıyordur. Kim bilir?

Romantik Aşık mı Süper Kahraman mı?

Genç Battousai kusursuz bir kılıç ustası ve üstün yetenekli bir savaşçıdır. O her şeyin parayla satın alınabildiği Meiji döneminde parayla satın alınamayacak ender şeylerden biridir. Bir hitokiri iken çelik gibi sert bir iradeye sahip Rurouni (Avare/Berduş) Battousai yoksa romantik bir aşık mıdır? Genç kız Kauro’nun karşısındaki acemi sakar ve sempatik duruşu nasıl açıklanabilir?

Sonuç

Serinin ilk filminin adı Kökler (Origins)’dir. Burada Japon kültürünün köklerine bir gönderme var. Bununla birlikte yeni düzen de takdir edilmektedir. Filmin açılış sahnesinde askerlerine hitaben konuşan bir amiral batılı ülkeler örnek alınarak yeni bir düzen kurduklarını söylüyor; huzur ve mutluluk getiren bu yeni düzene takdirlerin sunulmasını istiyor. Japonlar Meiji düzenini takdir ediyorlar. Yeni düzenin getirdiği adalet, barış, insan hayatını koruma her ne kadar Japon kültürünün köklerindekiyle eşleşiyorsa da Meiji o kökleri ortaya çıkaran bir erdem sunuyor.

Paylaş:

26 Temmuz 2021 Pazartesi

Osmanlı'da Halifelik

Osmanlı Hilafet Sancağı

Tarihte Osmanlı'nın halifelik makamını kullandığı bir kaç ender vaka vardır. 

Bunlardan ilki Küçük Kaynarca Antlaşmasıdır. 1774'te 4 yıl süren Osmanlı Rus savaşında Osmanlı mağlup olmuştu. Bunun üzerine Osmanlı için şartları gayet ağır olan Küçük Kaynarca antlaşması imzalandı. Bu antlaşmada Rusya Osmanlı ülkesindeki Ortodoksların himayesini üstlendi. Aynı şekilde Kırım ve Tatar Müslümanlarının da dini bakımdan Halife'ye bağlanmasına izin verdi. Fakat Ruslar kısa bir süre sonra onu da kullandırmadılar. 

İkincisi Trablusgarp'ı (Libya) işgal eden İtalya bir süre uğraşmış fakat Libya'daki direniş de devam etmiştir. 1912'de Osmanlı ve İtalya arasında yapılan Uşi antlaşması ile Osmanlı Libya'yı İtalya'ya terk etmiş fakat İtalya da Libya Müslümanlarının dini önderlik bakımından halifeye bağlanmasına izin vermiştir. 

Üçüncüsü de 1. Dünya savaşında Osmanlı halifesinin "Cihad-ı ekber" (Büyük cihad) ilan etmesiydi. Yani tüm dünya müslümanlarını İtilaf devletleri küffarına karşı cihat etmeye çağırdı. Muhakkak bunun biraz yankısı olmuştur. Ancak bu da son derece sınırlı olmuş olsa gerektir. Örneğin Hindistan'daki müslümanlar İngilizlere karşı ayaklanmadı. Arap ve diğer müslüman milletler de bu cihat çağrısına pek uymamıştır. Elbette istisnalar olmuştur. Ama islam dünyasındaki büyük kitle harekete geçmemiştir. 

Açıkçası Hilafet makamı yüzyıllardan beri zaten içi boşaltılmış bir kurumdu. Örneğin 19. yüzyılın sonlarına 20. yüzyılın başlarına doğru Rusya Orta Asya Türk ve müslüman hanlıklarını bir bir yutmaya başladığında bunlar finans, askeri modernizasyon ve silah yardımı için Osmanlı halifesine başvurmuş, fakat Osmanlı da Rusya'nın tepkisini çekmemek için bunlara yardım edememiştir. Buhara hanlığı, Hive Hanlığı, Hokand Hanlığı vs.

Sonuç, Atatürk saltanatı kaldırdığında halifeliği hemen kaldırmamıştır. Hatta cumhuriyetin ilanından sonra da kaldırmamıştır. Muhtemelen ilk başlarda bundan faydalanmak istenmiştir. Ancak bütçe tartışmaları sırasında Halife Abdülmecit Efendi kendisine tahsis edilen bütçeyi beğenmeyip itirazda bulununca hilafet lağvedilerek halifelik hakkı TBMM'nin manevi şahsına tevdi edildi. Ne miktar bir bütçe talebi oldu bilmiyoruz. Amma velakin, günümüzde Diyanet'in bütçesi 13 milyar TL'yi bulmuşken Halife Abdülmecid'e haksızlık yapılmış olabileceği kuvvetle de muhtemeldir. 


Paylaş:

14 Nisan 2021 Çarşamba

Doktor mu, savcı mı, hangisi haksız?

 

Bugün haberlerde konu olan doktor ile savcının tartışması gözüme çarptı. Tabi ki çok dikkat çeken bir haber. Haberin sunuluş tarzı da önemli tabi.

Olay şu: Savcı devlet hastahanesine ortopedik bir muayene kontrolüne gider. Randevulu gitmiştir. Zamanı geldiği için sıra beklemeden muayene odasına girer. Doktor da içeride hasta olduğunu söyler. O da kendisini tanıtıp savcı olduğunu beyan eder. Doktor kendisini muayene etmeyi reddeder. Çıkan tartışma üzerine de emniyete haber verilir ve polisler ifadesini almak üzere doktoru nezarete götürür.

Olay ulusal medyada ve sosyal medyada genelde şöyle aktarılıyor: "Savcı sırası gelmediği halde kendisini muayene etmeyen doktoru gözaltına aldırdı."

Haberi okur okumaz savcıya karşı bir kızgınlık oluştu bende de. Ancak bir kaç kanaldan ve bir kaç kez okuyunca aslında olayın hiç de göründüğü/gösterildiği gibi olmayabileceğini anladım.

Şimdi haberlerden ulaştığım kesin bulgulara bakalım:

1) Savcı muayene olmak için randevu alarak hastahaneye gelir. Daha önce de başka bir doktora aynı şekilde randevulu muayene olmuştu.

2) İkinci kez aynı doktora randevu alarak muayene olmaya gelir. Ancak randevulaştığı doktor izindedir.

3) Savcı randevu zamanında geldiği için beklemeden muayene odasına girer. Doktorun ifadesine göre "içeride hasta var" diye uyarılmış. Tabi bu uyarı nazik bir tonda yapılmamış olması şiddetle muhtemeldir. Buna karşın hasta da kendini tanıtarak "savcı" olduğunu randevulu geldiğini söylemiş.

4) Doktor da kendisini muayene edemeyeceğini söylemiş. Seni daha önce kim muayene ettiyse yine o etsin diyerek tedavi etmeyi reddetmiş.

5) Doktor ve hemşire o gerilim ile odadan çıkmış. Biraz sonra döndüklerinde savcı hala odadaymış. O arada savcı baş savcıyı arayarak durumu bildirmiş. Aynı şekilde hastahane personeli güvenliği çağırarak savcıyı odadan uzaklaştırılmış.

6) Baş savcı da doktoru ifade vermesi için karakola çağırmış. Hastahanedeki görevliler ve diğer doktorlar doktoru yalnız bırakmayıp karakola birlikte gitmişler. İfadesini alıp geri dönmüş. Yani Tabipler Birliği'nin iddia ettiği gibi bir ters kelepçe filan yok.

Şimdi mevzuya geri dönelim:

Birincisi Sağlık Bakanlığı'nın Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS)'ne göre randevu alırsanız muayene/tedavi olmak için sıra beklemeniz gerekmez. Dolayısı ile hastahaneye randevulu gelen bir hastanın "sırası gelmediği" şeklinde değerlendirilmesi doğru olmayan bir ifade biçimidir. Randevu saati gelmişse sırası gelmiştir.

İkincisi diyelim ki yoğunluktan dolayı o an için muayene odasında bir hasta olabilir. Doktorun tavrı "yapıcı" olmuş olsaydı şöyle diyebilirdi: "Beyefendi şu anda hasta var, 5 10 dk beklerseniz sizinle hemen ilgileneceğiz." Hiçbir sorun olmadan hiçbir kriz yaşanmadan problemin çözüleceğine sizi temin edebilirim.

Üçüncüsü MHRS sisteminde bir randevu iptal edilmediğine göre randevulu doktor hazır değilse onun yerine nöbetçi doktor bakar. Nöbetçi doktor zaten bunun için mevcuttur. Hazır olmayan doktorun yerine bakacaktır.

Dördüncüsü nöbetçi doktorun "seni muayene edemem" demesinin gerekçesi nedir? Bir kamu hastahanesinde ve bir kamu personeli olarak başka bir kamu personelini "seni muayene edemem" diye keyfi olarak reddetmeye hakkı var mıdır? Savcı olduğunu söylemesine rağmen onu muayene etmemesi, savcı olduğuyla alakalı mıdır? Hasta gelmiş onu azarlıyorsun, "savcı olduğunu" söylüyor "kim olursan ol seni muayene etmiyorum" diyorsun.

Doktorun tavrının kaba ve reddedici olduğu gayet açıktır. Savcı daha önce de orada muayene ve tedavi olmuştur. Herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Oraya da gövde gösterisi için değil tedavi olmak için geldiği açıktır.

Toplumda savcılık makamının doktorluk makamından daha az saygın ve gerekli olduğunu hiç kimse iddia edemez. Magandanın biri tuğla ile o doktorun kafasını yaracak olsa, hakkını aramak için gideceği yer savcılık olacaktır. Veya mağdur ettiği hasta yakınlarından birisi o doktorun kafasını kırmıyorsa o savcıdan ve onun temsil ettiği adalet sisteminden çekindiği içindir.

Bazı meslekler, erbabına makam olarak görünür. Dümene geçtiğinde kendini küçük bir tanrı gibi sanır. Bu kibirlilik hali genelleştirilememekle birlikte malesef doktorlarda da savcılarda da görülebilen bir durum.

Tabipler Birliği'nin fiil/fail/meful durumuna bakmadan direkt doktoru savunmasını da "meslek ırkçılığı" olarak görüyorum. O zaman aynı şeyi de HSK da yapsın o da adalet mensuplarının onca fedakarlıklarına rağmen sırf "savcı" olduğu için tedavisinin reddedilmesinin kabul edilemeyeceğini söylesin. :D

Sonuç: Başsavcılık doktorun ifadesini alıp serbest bıraktı. Kehanet işlerinde o kadar iyi değilim ama bence doktor hakkında dava açarlar ve kazanırlar.

Paylaş:

13 Şubat 2021 Cumartesi

Araplar Kuran'ı anlar mı?

Kendisi Arap olan hacı amca, (nisaukum ve evladuğum aduvvun lekum) "çocuklarınız ve eşleriniz sizin düşmanınızdır" diye Arapça bir ayet okudu. 

- "Ne diyorsun, öyle bir ayet yok dedim. (Mallarınız ve çocuklarınız sizin için fitnedir) diye bir ayet var" (Enfal 28) dedim.
- "Tamam işte aynı şey değil mi?" diye sordu.
- "Tabiki değil, burada fitne sınav anlamındadır" dedim.

*

Bir zaman aynı hatayı babam yapmıştı. Babamın Arapçası fena değildir. Bir kaç yıl da Suud'ta kalmışlığı da var. Ve babam her zaman Kuran okur. Ama tefsir ve islami ilimler ve sarf nahiv okumamıştır. Birgün babam bana şöyle dedi:

"Şuna bakar mısın? Allah bile fitne yapıyor! Hani Mikat olayının geçtiği ayette Allah İsrailoğullarının önde gelenlerini öldürünce Musa diyor ya: (Rabbimiz bu da senin fitnendir / Araf 155)."

"Rabbın fitneci olacağı" hiç aklıma gelmemişti. Şaşırmış ve gülmüştüm. "Öyle değildir, Fitne kelimesinin bir kaç anlamı var. Bunlardan birisi de sınamak, belaya uğratmaktır. Burada (senin fitnen) yani (senin sınaman) anlamında kullanılmıştır", diyerek başka ayetlerden de örnekler vermiştim.

Eğer fitne fiilinin faili Allah ise bu sınav anlamına gelir, çünkü Allah'ın yaptığı sınavın kendisi zaten bir fitnedir de. Mesela Allah bize hastalık vererek bizi sınava tabi tutar, ama hastalığın kendisi zaten kötüdür, beladır. Bir diğer anlamdaş kelime de "ibtila"dır. Bu da belaya uğrama, belaya uğratma anlamındadır.

Yani sözüm o ki, Kuran okuyan müslüman, dindar ve fakat Arapça dil eğitimi ve tefsir eğitimi almayan bir Arap'ın Kuran'dan anlayacağı bu kadardır.

*

Dört Terim kitabında Arapların temel ubudiyet ve rububiyet kavramlarını doğru anladıklarına dair saptamada bulunan Mevdudi, yanılıyor olmalı. Kuran'ın kendi iç kavramsallaştırmasını anlamak gerekir. Kuranın birazını anlamak için hiçbir eğitim gerekmiyor. Biraz daha anlamak için eğitim gerek, tümünü anlamak için belki bir kaç 10 yıllık bir eğitim gerekebilir. Ama bir kişi amel etmesi gerektiği kadarını biliyorsa bunda sorun yok.


Paylaş:

18 Kasım 2020 Çarşamba

Russell'in Çaydanlığı Saçmalığı


Bertrand Russell ateist bilim filozofu idi. Dinlerin kanıtlanamazlığını savlamak için meşhur Çaydanlık örneğini verir. Şöyle der:

"Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında dönen porselen bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişi, yakınçağda bir ruh doktoruyla, daha önceki çağlardaysa bir Engizisyon yargıcıyla görüştürülürdü."


Şimdi eğer Dünya ile Mars arasında bir "meteor taşı" olduğunu söyleseydi kimse buna itiraz edemez ve çürütemezdi. Ancak bir şeyi iyi biliyoruz. Çaydınlık BİR İNSAN MAMÜLÜDÜR.

Modern Arkeolojinin tanımı şöyledir: Arkeoloji, eski kültür ve uygarlıkları, bu uygarlıklarda yaşamış insanların elinden çıkan, insan düşüncesinin ürünü olan eserleri, alet ve malzeme ile ev eşyalarını, sanat yapıtlarını, bunların yer ve zamanını saptayarak inceleyen bir bilimdir.

Arkeolojide buluntular arasında "insan mamulü olan"lar ile "insan mamülü olmayanlar" ayrıştırılır. Mesela heykeli andıran doğal bir taş bulunursa, bunun heykel şeklinde olmasının bir önemi yok. Ama yontulmuş şekil verilmiş bir taştan yada bir kerpiçten bir heykel bulunursa bunun insanlar tarafından yapıldığı/üretildiği ve arkeolojik bir değeri olduğu kabul edilir.

Eğer arkeolojik bir kazıda 2 milyon yıl öncesine tarihlenen bir Çaydanlık bulunursa bunun 2 milyon yıl önce insan (veya diğer türevleri; neandartal filan) tarafından yapıldığı kabul edilecektir. ÇÜNKÜ ÇAYDANLAR TAŞ TOPRAK ASTROİD, METEOR VS. GİBİ KENDİ KENDİNE OLUŞAN BİR MALZEME DEĞİLDİR.

Şimdi Russell'in çaydanlığına dönecek olursak: Dünya ve Mars arasında bir çaydanlığın varlığını iddia ediyorsa oraya hangi insanın o çaydanlığı nasıl götürdüğünü açıklaması gerekir. Çünkü arkeolojiye göre "bir insan ürünü olan çaydanlık" evrim yoluyla ve kendi kendine varolamayacağı gibi herhangi bir yere de kendi kendine gitmiş olamaz.

Böylece Russell'in dinlerin kanıtlanamazlığı için verdiği örnek ve mantık zaten bilimsel olarak geçerli değildir.

Bilimler açısından dinler bilinemez ve inkar da edilemez. Çünkü bilimler yaşama ve ölüme dair gizemi çözmekten çok uzaktır. Bilimler doğadaki olayları ve fiziksel dünyayı açıklayabilir ama bunun ötesini açıklayamaz. Bertrand Russell nereden gelmiştir? O bilinci, yaşam enerjisini, kendisini var eden şeyi nereden almıştır, onun bilinci ve yaşam enerjisi ölümden sonra ne olmuştur? Bunları açıklayabilecek bir bilim henüz yoktur. Tam da dinin alanı budur.

İkinci mesele de şudur: Kadim kitapları alelade basitleştirip muhtemelen hurafeye eşdeğer sayıyor. Kadim kitaplar da insanlığın bilgi mirasıdır. Onlar olmasaydı bugünkü bilgilerimiz de olmazdı. Bazı bilgilerin zaman içinde değişmesi, hükmünü yitirmesi bu gerçeği değiştirmez. Günümüzde de kabul edilen bazı bilimsel yasalar, zaman içinde değişecek ve hükmünü yitirecektir. Daha iyisini yapana kadar mevcut olana tutunuruz, daha iyisini yapınca da önceden varolanı değersizleştirmek akıllı bir insanın yapacağı bir şey değildir.



Paylaş:

7 Ekim 2020 Çarşamba

Film Tanıtımı: Beni Asla Bırakma (2010)


Distopya filmler katalogundan rastgele seçip izlediğim bir film: Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma). 2010 tarihinde İngiliz yapımı alternatif tarih ve romantik konulu distopik bir filmdir. Kazuo Ishiguro'nun aynı isimli bir romanından uyarlanmıştır. Filmin yönetmeni Mark Romanek, oyunculuğunu ise Carey Mulligan, Andrew Garfield, Keira Knightley üstlenmiştir. Hem oyunuculuk hem de film konusu ve işlenişi açısından oldukça başarılı bir filmdi.

Distopya filmlerinin rahatsız edici bir özelliği bulunduğunu unutmamak gerekir. Filmi izlerken boğazınıza bir yumru kalacağı ve insanlık adına kendinizi kötü hissedeceğiniz muhakkak...

Dikkat bu yazı spoiler içerir.

Filmin (ve aynı zamanda romanın) konusu DNA'nın yapısının çözüldüğü tarihe atıfla başlıyor. Filmin açılışında belirtildiğine göre 1952'de Tıp Devrimi gerçekleşmiş ve DNA yapısı çözülmüştü. Bu tarihten sonra amansız hastalıkların büyük çoğunluğu tedavi edilebilmeye başlanmış. 1967'de insanın ortalama yaş süresi 100 yılın üzerine çıkmış. Filmde organ üretimi için insan kopyalandığına gönderme yaparak burada kopyalama (modelleme) yoluyla üretilen çocukların yaşamlarına mercek tutuluyor.

Hailsham, tarihi bir binada kimsesiz çocukların yetiştirildiği bir yatılı okuldur. Aslında bu çocuklar başka gerçek insanların DNA'sından modellenerek klonlanmış yani kopyalanmışlardır. Yetişkin yaşa geldiklerinde organları alınmak üzere "zorunlu bağışçı" olarak yetiştirilmektedirler.

Zorunlu bağışçılar, henüz çocuk yaşta iken bu sistemden bir çıkış olmadığına dair şartlandırılmışlar. Yeni gelen öğretmenleri çitin arkasına kaçan topu neden almadıklarını sormuş. Hailsham'ın sınırları çit ile belirlenmiştir, onun dışına çıkmak çok tehliklidir diye cevaplamışlardır. Çitlerin dışına çıkanlar vahşi bir şekilde öldürülür ve okuldaki herkes de bunu bilir. Vücutlarında bir de çip vardır, bütün giriş çıkışlarda bu çip okutulur. Kaçmaları teknik olarak mümkün değildir ve kaçanların çok şiddetli bir şekilde cezalandırılıp öldürüldüğünü bilirler. Bu yüzden sistemden bir çıkış ve bir kaçış yoktur. Bu durumda isyan etmeleri de mümkün değildir.

Hailsham bir organ ve donör üretim fabrikasıdır. Bunun gibi başka bir sürü okul vardır. Yine de diğer okullar içinde Hailsham en şanslı olanıdır. Hailsham yöneticileri burada yetiştirilen bağışçıların insan olduğunu düşünmemektedir. Bununla birlikte çocuklara kötü bir muamele yapılamamakta aksine iyi davranılmaktadır.

Burada yetiştirilen çocuklar diğer insanlara göre daha az zeki ve daha az yaratıcıdırlar. Oldukça da itaatkardırlar. Nadiren sinirlenenler çıksa da isyana hiçbir zaman dönüşememektedir. Yönetim, çocukların bir ruhunun olup olmadığını anlamak için onlara sık sık resim gibi sanatsal aktiviteler yaptırmakta ve beğenilen eserleri "galeri" adını verdikleri bir yerde sergilemektedirler.

Yalnızlık, sahipsizlik, değersizlik duygusu hakimdir. Zengin ve varlıklı kişilerden modellenmediklerini (kopyalanma) bilirler. Yine de beyhude bir çabayla modellendikleri kişileri bulmaya ait oldukları kökenlerine ulaşmaya çalışırlar.

Çocuklar birbirine tutunmakta ve birbirine aşık olabilmektedirler. Hailsham'da anlatılan bir söylenceye göre, birbirine aşık olan ve bunu yaptıkları sanatsal eserlerle kanıtlayabilen kişilere aşklarını birlikte yaşayabilmeleri için bir kaç yıl erteleme hakkı verilmektedir. Bu yönüyle film; yaralayıcı, tırmalayıcı bir aşk hikayesini de içeriyor.

Film ne anlatmaya çalışıyor?

Varlıklı ve önemli kişiler 100 küsür yıl yaşabilsin diye bazı insanların kopyaları üretilerek erişkin yaşa geldiklerinde organları alınıp hayatlarına son verilmektedir. 90 yaşındaki organları iflas etmiş birinin bir kaç yıl daha yaşaması için 20 yaşındaki bir gencin vücudu parçalanarak organları alınmaktadır.

Filmde DNA ve Tıp devrimi ile ilgili aktarılan bilgi doğru bir bilgidir. 1952'de Rosalind Franklin ve Raymond Gosling tarafından bugünkü bilinen yapısı ile DNA tamamen çözülmüştü. Resmi olarak bir canlının Dolly adını verdikleri bir koyunun kopyalanması ilk defa 1996 yılında İskoçya'da meydana geldi. İnsan kopyalama çalışmaları ile igili etik tartışması yapıldığından bu konu genellikle ifşa edilmiyor. Keza bir takım haberlerde organ üretimi için insan kopyalanabileceği şeklinde açıklama yapanlar oluyor. Her ne kadar bu konu etik bulunmasa da, Avrupa'nın birçok ülkesinde yasaklanmış olsa da insan kopyalama çalışmalarına BM düzeyinde bir yasak getirilebilmiş değil.

Filmin konusu distopya olarak görünse de tamamen gerçek de olabilir. İnsan klonlama ile ilgili bir çok roman yazıldı, film yapıldı ve hikayeler anlatıldı. Ayrıca teknik olarak bunun yapılabildiği de biliniyor. Etik bakımdan tartışmalar olsa da, organ üretimi için bunu gerekli gören bir kesim de var. Belki de Hailsham benzeri yerlerde veya özel fabrikalarda bu amaçla insan klonlanıyordur. Kim bilir?

Klonların insan olmadığı söylense de aslında klonları üretenler, buna sponsor olanlar, bundan sağlık ve yaşam beklentisi içinde olanlar klonlardan daha az insan, hatta onlar birer canavardır.


Paylaş:

7 Eylül 2020 Pazartesi

Taciz Vukuatı ve Toplumun İkiyüzlülüğü

 

Toplumun tacizci tarikat şeyhine bu kadar yüklenmesi açıkça bu toplumun ikiyüzlülüğünü ve sahtekarlığını gösteriyor. En başında da sosyete ve magazin müptezelleri. Milyonlara varan takipçileri var, yazınca da kendileri gibi müptezel bir kitleyi konsolide ediyorlar.

Peki bu neden ikiyüzlülük ve sahtekarlık oluyor onu size anlatayım.

Efendim eğer taciz en güvenilir kişi tarafından yapılırsa o kadar travmatik ve verilmesi gereken tepki de ağır olur. Kimse Tecavüzcü Coşkun ile Nuri Alço'yu tacizden dolayı kınamaz, çünkü adamın işi o. 😂

Neyse önemli bir konuyu konuşuyoruz burada şakayı sonra yapalım.

Şimdi en kötü ve en fazla tepki verilmesi gereken taciz hangisidir? Bunlar tacize uğrayan kişi açısından en güvenilir olan kişilerdir.

1) Aile içi tacizdir, gerçek bir taciz/tecavüzden bahsediyorum tabi. Baba, ağabey, amca, dayı, enişte vs. Tacize uğrayan çocuk veya kadın açısından başka bir sığınak yoktur. Nadiren de oluyor ve en ağır olanlar da bunlardır.

2) Öğretmenler ve eğitimciler... Toplum olarak öğretmenlere güveniyoruz, çocuklarımızı gün boyu onlara emanet ediyoruz. Dolayısı ile öğretmenin öğrenciyi taciz etmesi büyük bir lekedir ve asla kabul edilemez.

3) Doktorlar ve sağlık görevlileri... Çok afedersiniz bir kadının kocasına bile gösterirken utandığı en mahrem yerini muayene veya doğum sırasında o doktorun önünde açabiliyor. Dolayısı ile bu meslek erbabından bir taciz olayı vuku bulursa bu da en ağır tacizlerden biridir.

4) Polisler, asker, jandarma ve güvenlik görevlileri... Çocuklarımıza hep şöyle deriz. Ola ki bir gün kaybolursan kaybolduğunu kimseye söyleme direkt polise git. Kaybolursan camiye git demiyoruz ama karakola git diyoruz. Polise güvenmek zorundayız ve böylece polisin de olası bir taciz eylemi asla kabul edilemez.

5) Din görevlileri... Diğer dört örnekte olduğu gibi kendimizi din görevlilerine pek teslim etme durumumuz yok. Yine de din görevlilerinin ahlak ve maneviyat rehberliği önemlidir. Elbette bunlar yetkili diyanet görevlileridir.

Şimdi o şeyh efendiler sarık sarmakla sakal uzatmakla din adamı olmuyorlar. Bunlar zaten toplumda dışlanmış bir kesimdir. İçinizde kaç kişi çocuğunu götürüp o tarikata teslim ediyor? Ama hepimiz çocuklarımızı öğretmene doktora polise ve imama teslim ederiz.

Şimdi bir öğretmen öğrenciyi veya doktor hastayı taciz ederse kimsenin gündemine girmiyor. Ama toplumun zaten tipinden nefret ettiği uyduruk bir şeyhin tacizinden sosyal medya yıkılıyor.

Paylaş:

9 Ağustos 2020 Pazar

Gömleğin Arkadan Yırtılması Ne Anlama Gelir?

Gömleğin önden veya arkadan yırtık olması iki kişiden hangisinin saldırgan olduğunu kanıtlar mı?

Tabi ki kanıtlamaz

Ama anlatılan saldırı/taciz hikayesinin, öyküsünün doğruluğunu veya yanlışlığını kanıtlar. Züleyhanın anlattığı hikaye başka türlü olsaydı gömleği arkadan yırtılmasına rağmen yine de suçlu Yusuf olurdu.

Sözgelimi şöyle diyebilirdi. "Yusuf gelip bana mahrem yerime dokundu ben de ona bağırınca kaçmak istedi, ben de arkasından yakalayıp vurdum." O zaman gömleğin arkadan yırtık olması bu öyküye delil olur. Halbuki Zuleyha böyle anlatmamıştır.

Yusuf ile Züleyha arasındaki statü eşit değildi. Züleyha aristokrat bir aileden aristokrat bir adamın karısıdır. Yusuf ise ucuz bir fiyata köle olarak satın alınmış bir besleme idi. Statü farkı uçurumdur.

Kıssada kadının yakınlarından biri şahitlik etti diyor. Yani Züleyhanın aristokrat ailesi de devreye giriyor. Yapılan incelemede Yusuf'un suçsuz olduğu anlaşılıyor. Diğer türlü olsa Yusuf'u canlı canlı gömerlerdi. Kadının haksız olduğunu bile bile kadının kalbi kırılmasın diye onu hapse attılar.

Delilin kullanılma biçimi

Ayet bu olayda gömleğin önden yada arkadan yırtılmış olmasını hangisinin haklı haksız olduğuna dair kesin bir bilgi vermez. Bir savcının bir hakimin önüne benzer bir vaka geldiği zaman bu ayetin verdiği hikmet ışıgında nasıl değerlendirecek? Şöyle mi diyecek? Gömleği arkadan yırtılan suçsuzdur mu diyecek? Bunun ne önemi var? Belki suçlu kişi kaçarken gömleği kapıya takılıp yırtılmıştır. Burada hukuki bakımından delilin nasıl kullanıldığı sonucuna geliyoruz. Delil tek başına bir şey ifade etmez. O, hikaye ile bütünlük yada tezat teşkil ettiğinde anlam bulur.

Netice itibarıyla dini metinleri (ve hatta tüm hayatı) algılama ve yorumlama konusunda aşırı ezberciyizdir.

Paylaş:

20 Mart 2020 Cuma

Corona'ya karşı el yıkama dışında ne yapılabilir?



Corona'nın bir grip virüsü olduğunu unutmayalım.

Grip, öksürük, nezle, zatürre, bronşit vs. hep soğuk ve soğuk algınlığı ile ilintili hastalıklardır. Astım hastalığı da allerji olmakla birlikte yine de bu hastalıklarla benzerliği ve bunlara yardımcı oluşu bakımından bu grupta sayılabilir.

Grip ve diğer soğukalgınlığı hastalıkları özellikle mevsim geçişlerinde daha fazla meydana gelir. Kıştan sonra baharın gelişi ve yine yazdan sonra sonbaharın gelişi ile grip ve soğukalgınlığı hastalıkları mevsimi açılmış olur. Corona da bir grip hastalığı olduğu için bulaşması ve yayılması bakımından en tehlikeli döneminde bulunuyoruz.

Benim grip ve diğer soğuk algınlıklarına karşı mücadelem

Yaklaşık 10 küsür yıldır hiç gribe yakalanmadım. Bu süre içinde öksürük ve nezle de olduğumu hatırlamıyorum. Eğer olduysam da etkisi en fazla bir kaç saat sürmüştür.

Ancak bu durum eskiden öyle değildi. Bu konuda zorlu bir mücadele verdim ve bağışıklık sistemimi geliştirdim.

Rahmetli dedemin ben küçükken şöyle dediğini hatırlıyorum: Maruf'un öksürüğünün yazla kışla sıcakla soğukla alakası yok, o hep öksürür.

2000'den sonra baharın gelişi ile allerji olurdum. İstanbul Fatih'te oturuyordum ve çiçek tozundan etkileniyordum. Beni hapşırma nöbetleri tutardı. Hiç durmadan 30-40 kez peşpeşe hapşırdınız mı? İlk başta tatlı geliyor ama sonra artık sol kolunuzda felç benzeri bir hissizlik oluşuyor.

2005-2008 yılları arasında grip ve bronşit hastalıklarım arttı. Özellikle bronşitim azmıştı. SSK kaydım da yoktu ve özel hastahanelere gide gele sık sık cüzdanımı ve kredi kartlarımı boşaltırdım. Ayrıca hastahane ve ilaçların da çok fazla faydası olmuyordu. Bir kaç kez kronik bronşit tanısı konuldu.

2008'de müşterim olan (kendisine web sitesi yapmıştım) bir doktorun referansı ile Çapa'da bir Prof.un yanına gittim. O da benimle özel ilgilendi bir dizi tahlil yaptıktan sonra bende ev akarları allerjisinden kronik astım olduğunu söyledi. Tabi verilen ilaçların kalıcı bir etkisi olmadı.

Çeşitli bitkisel çözümler denedim. Hatta Boruçiçeği alıp (daha sonra satışı yasaklandı) kullandım ama bir faydasını görmedim.

Ciğer bronşlarım daralmış ve çok hassas hale gelmişti. Gün içinde az bir yokuş yürüsem o günün gecesinde sabaha kadar hırlayıp öksürürdüm. Pencere pervazından ve duvardan yayılan soğuğu hissediyordum.

Nasıl Atlattım?

Önce astıma karşı evdeki eski halı ve halıfleksleri attım. Sulu elektrik süpürgesi aldım. Sunny miydi Sinbo muydu tam hatırlamıyorum. Ucuz bir sulu elektrik süpürgesi görmüştüm hemen aldım. Her süpürmeden sonra içi çamur doluyordu. Bunun astıma karşı büyük faydası oldu.

Bronşite gelince önce su içmenin faydalı olduğunu keşfettim. Kurt Pollack'ın Ev Doktoru kitabında "ciğerlerdeki daralmaların bronşite sebep olduğunu ve ciğerlerde biriken balgamı atmak için en iyi sökücünün su olduğunu" söylüyordu. Bunu denedim ve gerçekten işe yaradı. Suyu bir dikişte içmiyorsunuz sık sık ve azar azar, ağzını ıslatırcasına yarım yudum veya bir yudum olarak içiyorsunuz.

Soğuk su asla içmiyorsunuz. Ilık su içiniz. Şişenizi yanınızda bulundurun ve gün içinde sık sık içiniz. Hastalık sırasında yudumlarken ağzınızı boğazınızı yakmayacak derecede sıcağa yakın ılık su içiniz.

Sonra vücut ısısını yükseltmenin bronşit atağını ve gribi yok ettiğini keşfettim. Eski tıpta şöyle bir söz vardı: "Bütün hastalıklar ya vücut ısıtılarak veya soğutularak tedavi edilir." Çünkü bunlar zaten soğuk ile ilgili hastalıklardır. Vücudunuz ısısını stabil halde koruyamadığı için bu hastalıklar meydana gelir. Bu yüzden bu hastalıklar vücut ısısı yükseltildiğinde yok olur. Gribe yakalandığımızda ateşimizin yükselmesinin sebebi de bu budur. Vücut savunma sistemi karşı koyar ve bu virüsü yok etmek için harareti yükseltir. Ancak ateşi yükseltmek sıvı kaybına yol açar. Bu sırada vücudumuzda yeterli derecede sıvı yoksa veya sıvı alamıyorsak havale geçirebilir ve kalıcı zararlara uğrayabiliriz.

Vücut ısısını yükseltmek için sıcak su içiniz. Bulunduğunuz odayı ısınıtın ve vücudunuzu ısıtacak elbiseler giyin. Terin sizi rahatsız etmemesi için her tarafınıza havlu sarabilirsiniz. Terlediğiniz yer/ortam soğuk olmamalıdır. Teriniz üzerinizde soğursa bu daha da tehlikeli hale gelebilir. Teri emen bez veya havlu kullanabilirsiniz. Son bronşit atağında elbisemin altına bornoz giydiğimi üstüne kalın elbise ve kalın yorgan ile yattığımı hatırlıyorum.

Soğuk algınlığı ile ilgili hastalık sırasında ateşi düşürmek doğru bir yöntem değildir. Doğru olan ateşi düşürmek yerine hastanın terlemesini sağlamaktır. Hasta terlemeye başladıysa iyileşiyor demektir.

İmmün sistemini güçlendirmek

Vücudun kendini savunma sistemine immün sistemi deniliyor. Vücut ısısını yükselterek bronşit ataklarını durdurmuştum. Ancak bünyem yine de soğuk algınlığı karşısında zayıftı. Bunun için de Fatih'te Kadınlar Pazarı denilen pazardan 7-8 kilo üzüm pekmezi aldım. Bir iki ay içinde tüketene kadar hepsini içtim. O günden sonra bir daha ne grip ne astım, ne bronşit ne öksürük görmedim.

Son bir iki yılda grip ve nezle beni zaman zaman yoklasa da hemen vücut ısısını yükseltip terliyorum ve en fazla iki üç saat sonra yok oluyor. Yeniden pekmez içmek istedim ama bu sefer şekeri ağır geldi. Şimdi tahin karıştırıp öyle tüketiyorum.

Corona virüsü

Corona virüsün de en nihayetinde bir grip virüsü olduğunu unutmayalım. Şu ana kadar corona virüsünü durduran tek şeyin vücudun savunma sistemi olduğunu biliyoruz. Virüse yakalananların %2'si öldü. Geriye kalanlar bunu atlatıyor. Elbette bunu vücudun savunma sistemi sayesinde atlatıyorlar. Çünkü henüz bu virüse karşı fayda sağlayan bir ilaç bulunmamaktadır.

Coronaya karşı yapılacak en önemli şey, yukarıda da belirtildiği iki şeyi yapmaktır.
  1. Vücudun savunma sistemini güçlendirmek
  2. Her tür soğuk algınlığı rahatsızlığında sıcak su içerek vücut ısısını arttırıp terlemektir.

Paylaş:

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *