18 Kasım 2020 Çarşamba

Russell'in Çaydanlığı Saçmalığı


Bertrand Russell ateist bilim filozofu idi. Dinlerin kanıtlanamazlığını savlamak için meşhur Çaydanlık örneğini verir. Şöyle der:

"Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede Güneş'in etrafında dönen porselen bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişi, yakınçağda bir ruh doktoruyla, daha önceki çağlardaysa bir Engizisyon yargıcıyla görüştürülürdü."


Şimdi eğer Dünya ile Mars arasında bir "meteor taşı" olduğunu söyleseydi kimse buna itiraz edemez ve çürütemezdi. Ancak bir şeyi iyi biliyoruz. Çaydınlık BİR İNSAN MAMÜLÜDÜR.

Modern Arkeolojinin tanımı şöyledir: Arkeoloji, eski kültür ve uygarlıkları, bu uygarlıklarda yaşamış insanların elinden çıkan, insan düşüncesinin ürünü olan eserleri, alet ve malzeme ile ev eşyalarını, sanat yapıtlarını, bunların yer ve zamanını saptayarak inceleyen bir bilimdir.

Arkeolojide buluntular arasında "insan mamulü olan"lar ile "insan mamülü olmayanlar" ayrıştırılır. Mesela heykeli andıran doğal bir taş bulunursa, bunun heykel şeklinde olmasının bir önemi yok. Ama yontulmuş şekil verilmiş bir taştan yada bir kerpiçten bir heykel bulunursa bunun insanlar tarafından yapıldığı/üretildiği ve arkeolojik bir değeri olduğu kabul edilir.

Eğer arkeolojik bir kazıda 2 milyon yıl öncesine tarihlenen bir Çaydanlık bulunursa bunun 2 milyon yıl önce insan (veya diğer türevleri; neandartal filan) tarafından yapıldığı kabul edilecektir. ÇÜNKÜ ÇAYDANLAR TAŞ TOPRAK ASTROİD, METEOR VS. GİBİ KENDİ KENDİNE OLUŞAN BİR MALZEME DEĞİLDİR.

Şimdi Russell'in çaydanlığına dönecek olursak: Dünya ve Mars arasında bir çaydanlığın varlığını iddia ediyorsa oraya hangi insanın o çaydanlığı nasıl götürdüğünü açıklaması gerekir. Çünkü arkeolojiye göre "bir insan ürünü olan çaydanlık" evrim yoluyla ve kendi kendine varolamayacağı gibi herhangi bir yere de kendi kendine gitmiş olamaz.

Böylece Russell'in dinlerin kanıtlanamazlığı için verdiği örnek ve mantık zaten bilimsel olarak geçerli değildir.

Bilimler açısından dinler bilinemez ve inkar da edilemez. Çünkü bilimler yaşama ve ölüme dair gizemi çözmekten çok uzaktır. Bilimler doğadaki olayları ve fiziksel dünyayı açıklayabilir ama bunun ötesini açıklayamaz. Bertrand Russell nereden gelmiştir? O bilinci, yaşam enerjisini, kendisini var eden şeyi nereden almıştır, onun bilinci ve yaşam enerjisi ölümden sonra ne olmuştur? Bunları açıklayabilecek bir bilim henüz yoktur. Tam da dinin alanı budur.

İkinci mesele de şudur: Kadim kitapları alelade basitleştirip muhtemelen hurafeye eşdeğer sayıyor. Kadim kitaplar da insanlığın bilgi mirasıdır. Onlar olmasaydı bugünkü bilgilerimiz de olmazdı. Bazı bilgilerin zaman içinde değişmesi, hükmünü yitirmesi bu gerçeği değiştirmez. Günümüzde de kabul edilen bazı bilimsel yasalar, zaman içinde değişecek ve hükmünü yitirecektir. Daha iyisini yapana kadar mevcut olana tutunuruz, daha iyisini yapınca da önceden varolanı değersizleştirmek akıllı bir insanın yapacağı bir şey değildir.

Fıkra gibi:

Bertrand Russell'in maymun ataları o zamanlar gezegenler arası dolaşabiliyormuş. Dünya ile Mars arasında bir çay ve mangal partisi yapmaya gitmişler, çaydanlığı o zaman unutmuşlar? Bu bilgi aile içinde nesilden nesile Bertrand'a kadar gelmiş, yoksa orada çaydanlık olduğunu nereden biliyordu? Bu olamaz mı?

Paylaş:

7 Ekim 2020 Çarşamba

Film Tanıtımı: Beni Asla Bırakma (2010)


Distopya filmler katalogundan rastgele seçip izlediğim bir film: Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma). 2010 tarihinde İngiliz yapımı alternatif tarih ve romantik konulu distopik bir filmdir. Kazuo Ishiguro'nun aynı isimli bir romanından uyarlanmıştır. Filmin yönetmeni Mark Romanek, oyunculuğunu ise Carey Mulligan, Andrew Garfield, Keira Knightley üstlenmiştir. Hem oyunuculuk hem de film konusu ve işlenişi açısından oldukça başarılı bir filmdi.

Distopya filmlerinin rahatsız edici bir özelliği bulunduğunu unutmamak gerekir. Filmi izlerken boğazınıza bir yumru kalacağı ve insanlık adına kendinizi kötü hissedeceğiniz muhakkak...

Dikkat bu yazı spoiler içerir.

Filmin (ve aynı zamanda romanın) konusu DNA'nın yapısının çözüldüğü tarihe atıfla başlıyor. Filmin açılışında belirtildiğine göre 1952'de Tıp Devrimi gerçekleşmiş ve DNA yapısı çözülmüştü. Bu tarihten sonra amansız hastalıkların büyük çoğunluğu tedavi edilebilmeye başlanmış. 1967'de insanın ortalama yaş süresi 100 yılın üzerine çıkmış. Filmde organ üretimi için insan kopyalandığına gönderme yaparak burada kopyalama (modelleme) yoluyla üretilen çocukların yaşamlarına mercek tutuluyor.

Hailsham, tarihi bir binada kimsesiz çocukların yetiştirildiği bir yatılı okuldur. Aslında bu çocuklar başka gerçek insanların DNA'sından modellenerek klonlanmış yani kopyalanmışlardır. Yetişkin yaşa geldiklerinde organları alınmak üzere "zorunlu bağışçı" olarak yetiştirilmektedirler.

Zorunlu bağışçılar, henüz çocuk yaşta iken bu sistemden bir çıkış olmadığına dair şartlandırılmışlar. Yeni gelen öğretmenleri çitin arkasına kaçan topu neden almadıklarını sormuş. Hailsham'ın sınırları çit ile belirlenmiştir, onun dışına çıkmak çok tehliklidir diye cevaplamışlardır. Çitlerin dışına çıkanlar vahşi bir şekilde öldürülür ve okuldaki herkes de bunu bilir. Vücutlarında bir de çip vardır, bütün giriş çıkışlarda bu çip okutulur. Kaçmaları teknik olarak mümkün değildir ve kaçanların çok şiddetli bir şekilde cezalandırılıp öldürüldüğünü bilirler. Bu yüzden sistemden bir çıkış ve bir kaçış yoktur. Bu durumda isyan etmeleri de mümkün değildir.

Hailsham bir organ ve donör üretim fabrikasıdır. Bunun gibi başka bir sürü okul vardır. Yine de diğer okullar içinde Hailsham en şanslı olanıdır. Hailsham yöneticileri burada yetiştirilen bağışçıların insan olduğunu düşünmemektedir. Bununla birlikte çocuklara kötü bir muamele yapılamamakta aksine iyi davranılmaktadır.

Burada yetiştirilen çocuklar diğer insanlara göre daha az zeki ve daha az yaratıcıdırlar. Oldukça da itaatkardırlar. Nadiren sinirlenenler çıksa da isyana hiçbir zaman dönüşememektedir. Yönetim, çocukların bir ruhunun olup olmadığını anlamak için onlara sık sık resim gibi sanatsal aktiviteler yaptırmakta ve beğenilen eserleri "galeri" adını verdikleri bir yerde sergilemektedirler.

Yalnızlık, sahipsizlik, değersizlik duygusu hakimdir. Zengin ve varlıklı kişilerden modellenmediklerini (kopyalanma) bilirler. Yine de beyhude bir çabayla modellendikleri kişileri bulmaya ait oldukları kökenlerine ulaşmaya çalışırlar.

Çocuklar birbirine tutunmakta ve birbirine aşık olabilmektedirler. Hailsham'da anlatılan bir söylenceye göre, birbirine aşık olan ve bunu yaptıkları sanatsal eserlerle kanıtlayabilen kişilere aşklarını birlikte yaşayabilmeleri için bir kaç yıl erteleme hakkı verilmektedir. Bu yönüyle film; yaralayıcı, tırmalayıcı bir aşk hikayesini de içeriyor.

Film ne anlatmaya çalışıyor?

Varlıklı ve önemli kişiler 100 küsür yıl yaşabilsin diye bazı insanların kopyaları üretilerek erişkin yaşa geldiklerinde organları alınıp hayatlarına son verilmektedir. 90 yaşındaki organları iflas etmiş birinin bir kaç yıl daha yaşaması için 20 yaşındaki bir gencin vücudu parçalanarak organları alınmaktadır.

Filmde DNA ve Tıp devrimi ile ilgili aktarılan bilgi doğru bir bilgidir. 1952'de Rosalind Franklin ve Raymond Gosling tarafından bugünkü bilinen yapısı ile DNA tamamen çözülmüştü. Resmi olarak bir canlının Dolly adını verdikleri bir koyunun kopyalanması ilk defa 1996 yılında İskoçya'da meydana geldi. İnsan kopyalama çalışmaları ile igili etik tartışması yapıldığından bu konu genellikle ifşa edilmiyor. Keza bir takım haberlerde organ üretimi için insan kopyalanabileceği şeklinde açıklama yapanlar oluyor. Her ne kadar bu konu etik bulunmasa da, Avrupa'nın birçok ülkesinde yasaklanmış olsa da insan kopyalama çalışmalarına BM düzeyinde bir yasak getirilebilmiş değil.

Filmin konusu distopya olarak görünse de tamamen gerçek de olabilir. İnsan klonlama ile ilgili bir çok roman yazıldı, film yapıldı ve hikayeler anlatıldı. Ayrıca teknik olarak bunun yapılabildiği de biliniyor. Etik bakımdan tartışmalar olsa da, organ üretimi için bunu gerekli gören bir kesim de var. Belki de Hailsham benzeri yerlerde veya özel fabrikalarda bu amaçla insan klonlanıyordur. Kim bilir?

Klonların insan olmadığı söylense de aslında klonları üretenler, buna sponsor olanlar, bundan sağlık ve yaşam beklentisi içinde olanlar klonlardan daha az insan, hatta onlar birer canavardır.


Paylaş:

7 Eylül 2020 Pazartesi

Taciz Vukuatı ve Toplumun İkiyüzlülüğü

 

Toplumun tacizci tarikat şeyhine bu kadar yüklenmesi açıkça bu toplumun ikiyüzlülüğünü ve sahtekarlığını gösteriyor. En başında da sosyete ve magazin müptezelleri. Milyonlara varan takipçileri var, yazınca da kendileri gibi müptezel bir kitleyi konsolide ediyorlar.

Peki bu neden ikiyüzlülük ve sahtekarlık oluyor onu size anlatayım.

Efendim eğer taciz en güvenilir kişi tarafından yapılırsa o kadar travmatik ve verilmesi gereken tepki de ağır olur. Kimse Tecavüzcü Coşkun ile Nuri Alço'yu tacizden dolayı kınamaz, çünkü adamın işi o. 😂

Neyse önemli bir konuyu konuşuyoruz burada şakayı sonra yapalım.

Şimdi en kötü ve en fazla tepki verilmesi gereken taciz hangisidir? Bunlar tacize uğrayan kişi açısından en güvenilir olan kişilerdir.

1) Aile içi tacizdir, gerçek bir taciz/tecavüzden bahsediyorum tabi. Baba, ağabey, amca, dayı, enişte vs. Tacize uğrayan çocuk veya kadın açısından başka bir sığınak yoktur. Nadiren de oluyor ve en ağır olanlar da bunlardır.

2) Öğretmenler ve eğitimciler... Toplum olarak öğretmenlere güveniyoruz, çocuklarımızı gün boyu onlara emanet ediyoruz. Dolayısı ile öğretmenin öğrenciyi taciz etmesi büyük bir lekedir ve asla kabul edilemez.

3) Doktorlar ve sağlık görevlileri... Çok afedersiniz bir kadının kocasına bile gösterirken utandığı en mahrem yerini muayene veya doğum sırasında o doktorun önünde açabiliyor. Dolayısı ile bu meslek erbabından bir taciz olayı vuku bulursa bu da en ağır tacizlerden biridir.

4) Polisler, asker, jandarma ve güvenlik görevlileri... Çocuklarımıza hep şöyle deriz. Ola ki bir gün kaybolursan kaybolduğunu kimseye söyleme direkt polise git. Kaybolursan camiye git demiyoruz ama karakola git diyoruz. Polise güvenmek zorundayız ve böylece polisin de olası bir taciz eylemi asla kabul edilemez.

5) Din görevlileri... Diğer dört örnekte olduğu gibi kendimizi din görevlilerine pek teslim etme durumumuz yok. Yine de din görevlilerinin ahlak ve maneviyat rehberliği önemlidir. Elbette bunlar yetkili diyanet görevlileridir.

Şimdi o şeyh efendiler sarık sarmakla sakal uzatmakla din adamı olmuyorlar. Bunlar zaten toplumda dışlanmış bir kesimdir. İçinizde kaç kişi çocuğunu götürüp o tarikata teslim ediyor? Ama hepimiz çocuklarımızı öğretmene doktora polise ve imama teslim ederiz.

Şimdi bir öğretmen öğrenciyi veya doktor hastayı taciz ederse kimsenin gündemine girmiyor. Ama toplumun zaten tipinden nefret ettiği uyduruk bir şeyhin tacizinden sosyal medya yıkılıyor.

Paylaş:

9 Ağustos 2020 Pazar

Gömleğin Arkadan Yırtılması Ne Anlama Gelir?

Gömleğin önden veya arkadan yırtık olması iki kişiden hangisinin saldırgan olduğunu kanıtlar mı?

Tabi ki kanıtlamaz

Ama anlatılan saldırı/taciz hikayesinin, öyküsünün doğruluğunu veya yanlışlığını kanıtlar. Züleyhanın anlattığı hikaye başka türlü olsaydı gömleği arkadan yırtılmasına rağmen yine de suçlu Yusuf olurdu.

Sözgelimi şöyle diyebilirdi. "Yusuf gelip bana mahrem yerime dokundu ben de ona bağırınca kaçmak istedi, ben de arkasından yakalayıp vurdum." O zaman gömleğin arkadan yırtık olması bu öyküye delil olur. Halbuki Zuleyha böyle anlatmamıştır.

Yusuf ile Züleyha arasındaki statü eşit değildi. Züleyha aristokrat bir aileden aristokrat bir adamın karısıdır. Yusuf ise ucuz bir fiyata köle olarak satın alınmış bir besleme idi. Statü farkı uçurumdur.

Kıssada kadının yakınlarından biri şahitlik etti diyor. Yani Züleyhanın aristokrat ailesi de devreye giriyor. Yapılan incelemede Yusuf'un suçsuz olduğu anlaşılıyor. Diğer türlü olsa Yusuf'u canlı canlı gömerlerdi. Kadının haksız olduğunu bile bile kadının kalbi kırılmasın diye onu hapse attılar.

Delilin kullanılma biçimi

Ayet bu olayda gömleğin önden yada arkadan yırtılmış olmasını hangisinin haklı haksız olduğuna dair kesin bir bilgi vermez. Bir savcının bir hakimin önüne benzer bir vaka geldiği zaman bu ayetin verdiği hikmet ışıgında nasıl değerlendirecek? Şöyle mi diyecek? Gömleği arkadan yırtılan suçsuzdur mu diyecek? Bunun ne önemi var? Belki suçlu kişi kaçarken gömleği kapıya takılıp yırtılmıştır. Burada hukuki bakımından delilin nasıl kullanıldığı sonucuna geliyoruz. Delil tek başına bir şey ifade etmez. O, hikaye ile bütünlük yada tezat teşkil ettiğinde anlam bulur.

Netice itibarıyla dini metinleri (ve hatta tüm hayatı) algılama ve yorumlama konusunda aşırı ezberciyizdir.

Paylaş:

20 Mart 2020 Cuma

Corona'ya karşı el yıkama dışında ne yapılabilir?



Corona'nın bir grip virüsü olduğunu unutmayalım.

Grip, öksürük, nezle, zatürre, bronşit vs. hep soğuk ve soğuk algınlığı ile ilintili hastalıklardır. Astım hastalığı da allerji olmakla birlikte yine de bu hastalıklarla benzerliği ve bunlara yardımcı oluşu bakımından bu grupta sayılabilir.

Grip ve diğer soğukalgınlığı hastalıkları özellikle mevsim geçişlerinde daha fazla meydana gelir. Kıştan sonra baharın gelişi ve yine yazdan sonra sonbaharın gelişi ile grip ve soğukalgınlığı hastalıkları mevsimi açılmış olur. Corona da bir grip hastalığı olduğu için bulaşması ve yayılması bakımından en tehlikeli döneminde bulunuyoruz.

Benim grip ve diğer soğuk algınlıklarına karşı mücadelem

Yaklaşık 10 küsür yıldır hiç gribe yakalanmadım. Bu süre içinde öksürük ve nezle de olduğumu hatırlamıyorum. Eğer olduysam da etkisi en fazla bir kaç saat sürmüştür.

Ancak bu durum eskiden öyle değildi. Bu konuda zorlu bir mücadele verdim ve bağışıklık sistemimi geliştirdim.

Rahmetli dedemin ben küçükken şöyle dediğini hatırlıyorum: Maruf'un öksürüğünün yazla kışla sıcakla soğukla alakası yok, o hep öksürür.

2000'den sonra baharın gelişi ile allerji olurdum. İstanbul Fatih'te oturuyordum ve çiçek tozundan etkileniyordum. Beni hapşırma nöbetleri tutardı. Hiç durmadan 30-40 kez peşpeşe hapşırdınız mı? İlk başta tatlı geliyor ama sonra artık sol kolunuzda felç benzeri bir hissizlik oluşuyor.

2005-2008 yılları arasında grip ve bronşit hastalıklarım arttı. Özellikle bronşitim azmıştı. SSK kaydım da yoktu ve özel hastahanelere gide gele sık sık cüzdanımı ve kredi kartlarımı boşaltırdım. Ayrıca hastahane ve ilaçların da çok fazla faydası olmuyordu. Bir kaç kez kronik bronşit tanısı konuldu.

2008'de müşterim olan (kendisine web sitesi yapmıştım) bir doktorun referansı ile Çapa'da bir Prof.un yanına gittim. O da benimle özel ilgilendi bir dizi tahlil yaptıktan sonra bende ev akarları allerjisinden kronik astım olduğunu söyledi. Tabi verilen ilaçların kalıcı bir etkisi olmadı.

Çeşitli bitkisel çözümler denedim. Hatta Boruçiçeği alıp (daha sonra satışı yasaklandı) kullandım ama bir faydasını görmedim.

Ciğer bronşlarım daralmış ve çok hassas hale gelmişti. Gün içinde az bir yokuş yürüsem o günün gecesinde sabaha kadar hırlayıp öksürürdüm. Pencere pervazından ve duvardan yayılan soğuğu hissediyordum.

Nasıl Atlattım?

Önce astıma karşı evdeki eski halı ve halıfleksleri attım. Sulu elektrik süpürgesi aldım. Sunny miydi Sinbo muydu tam hatırlamıyorum. Ucuz bir sulu elektrik süpürgesi görmüştüm hemen aldım. Her süpürmeden sonra içi çamur doluyordu. Bunun astıma karşı büyük faydası oldu.

Bronşite gelince önce su içmenin faydalı olduğunu keşfettim. Kurt Pollack'ın Ev Doktoru kitabında "ciğerlerdeki daralmaların bronşite sebep olduğunu ve ciğerlerde biriken balgamı atmak için en iyi sökücünün su olduğunu" söylüyordu. Bunu denedim ve gerçekten işe yaradı. Suyu bir dikişte içmiyorsunuz sık sık ve azar azar, ağzını ıslatırcasına yarım yudum veya bir yudum olarak içiyorsunuz.

Soğuk su asla içmiyorsunuz. Ilık su içiniz. Şişenizi yanınızda bulundurun ve gün içinde sık sık içiniz. Hastalık sırasında yudumlarken ağzınızı boğazınızı yakmayacak derecede sıcağa yakın ılık su içiniz.

Sonra vücut ısısını yükseltmenin bronşit atağını ve gribi yok ettiğini keşfettim. Eski tıpta şöyle bir söz vardı: "Bütün hastalıklar ya vücut ısıtılarak veya soğutularak tedavi edilir." Çünkü bunlar zaten soğuk ile ilgili hastalıklardır. Vücudunuz ısısını stabil halde koruyamadığı için bu hastalıklar meydana gelir. Bu yüzden bu hastalıklar vücut ısısı yükseltildiğinde yok olur. Gribe yakalandığımızda ateşimizin yükselmesinin sebebi de bu budur. Vücut savunma sistemi karşı koyar ve bu virüsü yok etmek için harareti yükseltir. Ancak ateşi yükseltmek sıvı kaybına yol açar. Bu sırada vücudumuzda yeterli derecede sıvı yoksa veya sıvı alamıyorsak havale geçirebilir ve kalıcı zararlara uğrayabiliriz.

Vücut ısısını yükseltmek için sıcak su içiniz. Bulunduğunuz odayı ısınıtın ve vücudunuzu ısıtacak elbiseler giyin. Terin sizi rahatsız etmemesi için her tarafınıza havlu sarabilirsiniz. Terlediğiniz yer/ortam soğuk olmamalıdır. Teriniz üzerinizde soğursa bu daha da tehlikeli hale gelebilir. Teri emen bez veya havlu kullanabilirsiniz. Son bronşit atağında elbisemin altına bornoz giydiğimi üstüne kalın elbise ve kalın yorgan ile yattığımı hatırlıyorum.

Soğuk algınlığı ile ilgili hastalık sırasında ateşi düşürmek doğru bir yöntem değildir. Doğru olan ateşi düşürmek yerine hastanın terlemesini sağlamaktır. Hasta terlemeye başladıysa iyileşiyor demektir.

İmmün sistemini güçlendirmek

Vücudun kendini savunma sistemine immün sistemi deniliyor. Vücut ısısını yükselterek bronşit ataklarını durdurmuştum. Ancak bünyem yine de soğuk algınlığı karşısında zayıftı. Bunun için de Fatih'te Kadınlar Pazarı denilen pazardan 7-8 kilo üzüm pekmezi aldım. Bir iki ay içinde tüketene kadar hepsini içtim. O günden sonra bir daha ne grip ne astım, ne bronşit ne öksürük görmedim.

Son bir iki yılda grip ve nezle beni zaman zaman yoklasa da hemen vücut ısısını yükseltip terliyorum ve en fazla iki üç saat sonra yok oluyor. Yeniden pekmez içmek istedim ama bu sefer şekeri ağır geldi. Şimdi tahin karıştırıp öyle tüketiyorum.

Corona virüsü

Corona virüsün de en nihayetinde bir grip virüsü olduğunu unutmayalım. Şu ana kadar corona virüsünü durduran tek şeyin vücudun savunma sistemi olduğunu biliyoruz. Virüse yakalananların %2'si öldü. Geriye kalanlar bunu atlatıyor. Elbette bunu vücudun savunma sistemi sayesinde atlatıyorlar. Çünkü henüz bu virüse karşı fayda sağlayan bir ilaç bulunmamaktadır.

Coronaya karşı yapılacak en önemli şey, yukarıda da belirtildiği iki şeyi yapmaktır.
  1. Vücudun savunma sistemini güçlendirmek
  2. Her tür soğuk algınlığı rahatsızlığında sıcak su içerek vücut ısısını arttırıp terlemektir.

Paylaş:

14 Mart 2020 Cumartesi

Nuh Kavmindeki Putların Adları Etimolojisi

Bu isimler özgün Arapça kullanımında yer almamakla birlikte etimolojik olarak Arapça (proto-semitik) kelimelerdir. Şimdi bunların anlamlarını inceleyelim:

Kuran'da Nuh kavminin putlarının adları şöyle geçmektedir.

"Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğus’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın." (Nuh Suresi, 23)

Vedd: Allahın isimlerinden olan Vedud fiilinin ilk halidir. Öncesinde bu kelime iki harf üzere iken Arapçanın bir sonraki üçlü harf sistemine şeddeli olarak intikal etmiştir. Çok seven anlamındadır. Sevgi ve aşk tanrısı...

Suva': Bu gerçekten de çok ilginç. Çünkü suva yesu'un masdar halidir. sa'e, yesu, suva'. Yesu ise bilindiği gibi İsa'nın adıdır ve Mesih yani kutsal yağ ile meshedilen anlamına gelir. Nuh kavminde Yesu/Mesih figürü bulunması çok ilginç olsa gerekir.

Yeğus: iğase, yardım etmek fiilinin muzari' halidir. Yardım eden, imdada yetişen anlamındadır. Çekimi şöyledir. Ğase, Yeğus, Gavs. Tasavvuftaki bildiğimiz Gavs.

Ye'uk: Mani olan engelleyen anlamındadır. Allahın kahhar ve muntakim sıfatlarından birine benziyor. Ancak bu kelime daha sonra olumlu anlamda kullanılmamıştır.

Nesr: Arapça'da Nesr akbaba (veya kartal) demek. Tanrısal bir imge olarak kartal figürü Şamanizm'de de mevcuttu. Keza bir başka açıklamaya göre Arapça'nın ilk halinde sin ve sad ayrımı yoktu. Bu yüzden bu kelimenin aslı Nasr'dır. Yardım ve zafer anlamına gelir. Yardım eden ve zafere eriştiren manasında kullanılmaktaydı.

Paylaş:

24 Aralık 2019 Salı

Rimbaud ve Sabineli Kadınların Hikayesi


"Yüce kişiliğine ters düşse de bu gerçek, tasanın silmelerine doğru havalanan ve akşamın gölgelerinde kanadını sürükleyen, alaca, koca bir kuş buluyordum kendimi Hanım'ın evinde.

Tapılası takıları ve fiziksel başyapıtlarına katlanan yatağının eteğinde, diş etleri mor, kılı acıdan ağarmış iri bir ayı, konsolların kristal ve gümüş gözleriydim.

Karanlığa ve kızgın bir akvaryuma dönüştü her şey. Kavgacı bir haziran şafağında sabah, ben, yakarışını duyuran, savurup duran eşek, koştum kırlara, Sabineli kızlar gelip boynuma atılıncaya dek." (Arthur Rimbaud - Cehennemde bir mevsim)

***

Sabineli Kadınların hikayesi var bir de...

Efsaneye göre Romulus Roma şehrini kurmuş. Ancak kurucular asker olduğundan Roma'da hiç hatun yokmuş. Bunun üzerine Roma'da bir şölen verilmiş ve komşu şehir Sabineliler de çağırılmış. Çoluk çocuk herkes gelmiş. Yemişler içmişler, sonra Romalılar Sabineliler'in kızlarını kaçırmış. :D

Sabineliler kızlarını kurtarmak için Romalılarla dövüşmek için toplanmış ancak Sabineli kızlar araya girmiş ve kaçırıldıkları Romalı erkeklerini kocalarını sevdiklerini söylemiş. Yani arayı bulmuşlar.

Yani "Sabineli Kızlar", kendisini kaçıran erkeğe aşık olan kız anlamında bir darbı mesel olmuş. Rimbaud da şöyle diyor: "Kavgacı bir haziran şafağında sabah, ben, yakarışını duyuran, savurup duran eşek, koştum kırlara, Sabineli kızlar gelip boynuma atılıncaya dek."

***

Sabineli kızların hikayesine gönderme yapan bir de film tavsiyesinde bulunacağım. Yedi Kardeşe Yedi Gelin, Stanley Donen'in yönetmenliğini yaptığı 1955 Amerikan yapımı bir filmdir.


Paylaş:

1 Kasım 2019 Cuma

Mesleklerin sonu mu geldi?


Eskiden köylerde berber, dişçi, kırıkçı, nalbant, tamirci, Kuran hocası, şifacı, üfürükçü filan olurdu. Bunlar köylüden para almazdı, zaten kimsede de para filan olmazdı. Fakat hasat zamanı gelince herkes bunların payını ayırırdı. Bir tür kamu hizmeti böyle görülüyordu. Kamu hizmetinin ödemesi de kamusal olurdu yani.

Köy dediysem şehirler de öyleydi. Henüz kapitalizmi, liberal ekonomiyi keşfedememiş tüm toplumlarda da böyledir. Ekonomik strüktür olarak kapitalizm ve liberalizme karşı olduğum anlaşılmasın. Ticaret yapıyorsan liberal ol, ama kamusal hizmetlerde böyle bir seçeneğin olmamalı.

Şimdi bu tür kamu hizmeti gören kişiler eğer devlet memuru değilse ve özel sektörde çalışıyorsa, malesef her bir meslek bir nitelikli dolandırıcılığa dönüşüyor. Özel sektörde çalışan avukatlar, doktorlar, baytarlar, alternatif sağlıkçılar, psikologlar, eğitimciler, mühendisler vd. hep nitelikli dolandırıcılığa dönüş durumdadır. Bu tür mesleklerin özel olmasına izin verilmemeli...

Bundan kastım meslek erbabının yaşam standardının düşürülmesi değil bilakis güvence altına alınmasıdır. Meslek erbabının ihtiyaçları, saygınlığı yine kamu otoritesi tarafından karşılanabilir. Bununla birlikte kamusal meslekler paraya alet edilmemelidir.

Bazıları bunun komünizm ile karıştırıldığını düşünebilir. Ama bu komünizm değil aksine sosyal devlet... Ekonomide üretimde ve pazarda liberal bir model olabilir.

Günümüzde -son zamanlarda biraz iyileştirilen devlet hastahaneleri hariç- parası olmayan tedavi göremiyor. Sağlık sektöründe korkunç düzeyde bir fırsatçılık dönüyor.

Konuyla ilgili yüzlerce örnek verilebilir. Örneğin Türkiye'de sezeryan doğum oranları olması gerekenden kat kat daha fazladır. Çünkü sezeryanla doğum normal doğumun üç katı daha pahalıdır. Özel hastaneler para kazanmak için normal olarak kurtarabilecek bir doğumu hemen sezeryana almaktadır. Onların birinci önceliği paradır.

İnsan ve toplum hayatını ve sağlığını ilgilendiren temel konularda mesele paraya dönünce meslek yozlaşıyor. Mesleği ticaretten ayırmak en doğru yol olarak görünüyor.

Mesleklerin yozlaşması mesleklerin sonunu da getirdi. Bozulan bir ürün artık tamir edilmiyor. Herhangi bir konuda bir ustaya ihtiyaç duyulmuyor. Elbise ve giyim için terziye ihtiyaç kalmadı. Konfeksiyon ve hazır giyim var. Bir aşçıya ihtiyaç kalmadı. Şirketler yemek için Ticket kartı veriyor ve online yemek sipariş edilebiliyor. Bir berbere ihtiyacımız kalmadı küçük kesim aletleri ile kendi saçımızı sakalımızı kesebiliyoruz. Bir avukata ihtiyacımız kalmadı internetten merak ettiğimiz hukuki konuları öğrenebiliyor ve bir dilekçe örneğini hemen indirebiliyoruz. Cihazlarımız bozulduğunda servis ve garanti dışı ise anında yenisini alıyoruz.

Gördüğünüz gibi mesleklerin de sonuna geldik. Artık insanlar bir meslek öğrenmek için eğitim almıyor. Youtube'dan herkes pratik tamir ve ev zanaati işlerini öğrenebiliyor. Eski çırak-usta düzeni bozulduğu gibi meslek öğreten kurumlar da oluşturulamadı.

Sonuç olarak mesleklerin kamu düzenine ayak uyduramaması ve kapital sisteme entegre edilmesi meslekleri hem yozlaştırdı hem de sonunu getirdi.



Paylaş:

30 Ekim 2019 Çarşamba

Türkçe Ay Adları Etimolojisi


Türk takvim sisteminde yer alan;

  • Mart, Mayıs ve Ağustos ay adları Latin;
  • Şubat, Nisan, Haziran, Temmuz ve Eylül ay adları Aram;
  • Kasım ay adı Arap ve
  • Ekim, Aralık, Ocak ay adları ise Türkçe kökenlidir.

Ocak: Osmanlı döneminde Kênûn-i Sani ismi ile biliniyordu. 1945 yılında çıkarılan bir yasa ile Ocak olarak değiştirilmiştir. Atatürk devrimlerini müteakiben 10 Ocak 1945'te kabul edilen bir yasaya göre dört ayın adı değiştirilmiş oldu. Ocak, Ekim, Kasım ve Aralık ay adları değiştirildi. Ocak adı Eski Türkçe'deki Odcak kelimesinden gelir. Ateş yakılan yer, ev anlamına gelir.

Şubat: Aramca'daki yılın son ayı anlamına gelen Şabat kelimesinden türemiştir.

Mart: Eski Roma’da Savaş Tanrısı "Martius" un adından alınmıştır. Mart ayı savaş için uygun bir başlangıç olduğundan yılın ilk ayı da Mart ayı idi.

Nisan: İbraniler Aram halkı olan Babilliler tarafından istila edilmeden önce Nisan ayı için Aviv adını kullanıyordu. Nisan sözcüğü, Süryanice (nisanna), Sümerce (nisag), Akadca (nisanu), İbranice (nîsan) ve Farsça (nisan) şeklinde kullanılagelmiştir. Baharın ilk meyveleri anlamına gelir.

Mayıs: Mayıs ayı Yunan Tanrıçası "Maia'nın ayı" anlamında Latince "maius mensis"ten gelmektedir.

Haziran: Aramca'da sıcak anlamına gelir. İngilizce karşılığı olan June ise Jupiter'in karısı olan Roma tanrıçası Juno'dan gelir.

Temmuz: Temmuz, Sümerce ve Aramca da bereket tanrısı Tammuz adından gelmektedir. Türkçede "Orak ayı" yada "ot ayı" adı da verilmiştir.

Ağustos: Roma İmparatoru Caesar Augustus’un adından alınmıştır. Bir rivayete göre, Augustus da, tıpkı Julius Caesar’ın ayı Temmuz gibi (Julius’dan kaynaklanan July: Temmuz) kendi ayının da 31 gün çekmesini istediği için Ağustos ayında 31 gün vardır. Augustus, Cleopatra’nın öldüğü zamana denk geldiği için, bu ayın, takvimde bulunduğu yere yerleştirilmesini istemiştir. Augustus bu aya adını vermeden önce ağustos ayı, Mart ayı ile başlayan Roma takviminde altıncı ay olduğu için, Latince "Sextilis" olarak adlandırılmaktaydı. Türkçe'de bu aya "Harman ayı", "Lobut ayı" yada "Orak ayı" adı da verilmiştir.

Eylül: Bağbozumu zamanına denk geldiği için Süryanice "üzüm" anlamındaki aylûl'den (üzüm ayı) ayından geldiği savunulmuştur. Aynı şekilde Akatlar zamanda "coşkuyla haykırmak", "tanrıya seslenmek" anlamında kullanıldığı belirtilmektedir. İylü Aramca'da ve eski Sami dillerinde Tanrı/Allah anlamında kullanılan bir isimdir.

Ekim: Türkçe "ekme" eyleminden türemiş olup tarlaların sürülüp ekildiği ay anlamındadır. Önceleri bu ayın adı Aramca bir kelime olan Tişri'den geliyordu. Tişrini evvel. 1945'te Ekim olarak değiştirilmiştir.

Kasım: Osmanlı döneminde Teşrin-i Sani olarak anılıyordu. 1945'teki bir yasa değişikliği ile ay adı Kasım olarak değiştirildi. İddiaya göre Arapça Kâsim (bölen)'den adı Anadolu'da,yüzyıllar öncesinden beri halk arasında kullanılmaktaydı. Kasım, kasım günleri ve hızır, hızır günleri diye ikiye ayırır, hızır günleri 6 Mayıs günü ile başlar ve 6 kasım'a dek sürer.

Aralık: Osmanlı döneminde Kênûn-i Evvel ismi ile biliniyordu. Aralık adının İngilizce karşılığı olan 'December', Latince 10 anlamına gelen "decem" den gelir.
Paylaş:

16 Ekim 2019 Çarşamba

Esir Cinin Yemini


CİN, kendisini sarı bakırdan yapılmış küpten kurtaran balıkçıya anlatır:

"Bil ki ben asi bir cinim ve ben Davud’un oğlu Süleyman'a başkaldırdım. Yenildim. Davud'un oğlu Süleyman, Tanrı ya imana çağırdı beni, ama ben reddettim. Kral beni bu küpe kapattı ve onun ağzını Yüceler Yücesi'nin adıyla mühürledi. Sonra, sadık cinlerine küpü okyanusun ortasına atmalarını buyurdu. İçimden, "Kim beni kurtarırsa onu sonsuza dek zengin yapacağım," dedim. Ama tam bir yüzyıl geçti, kimse beni kurtarmadı. O zaman kendi kendime, "Kim beni kurtarırsa ona yeryüzünün tüm sihir sanatlarını açıklayacağım," dedim. Ama dörtyüz yıl geçtiği halde ben hâlâ denizin dibindeydim. O zaman dedim ki: "Kim beni kurtarırsa onun üç dileğini yerine getireceğim." Ama dokuzyüz yıl geçti. O zaman, çaresizlik içinde Yüceler Yücesi'nin adı üzerine yemin ettim: "Kim beni kurtarırsa, onu katledeceğim. Ölmeye hazırlan bakalım, ey kurtarıcım!"

Binbir Gece Masalları Üçüncü Gece
Paylaş:

Grafikerler Yazılımcılar

 
Grafikerler ve Yazılımcılar
Kapalı grup · 14 üye
Gruba Katıl
Grafikerlerin ve yazılımcıların paylaşım yapacakları seviyeli bir gruptur.
 

E-posta Aboneliği

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *