20 Mart 2020 Cuma

Corona'ya karşı el yıkama dışında ne yapılabilir?



Corona'nın bir grip virüsü olduğunu unutmayalım.

Grip, öksürük, nezle, zatürre, bronşit vs. hep soğuk ve soğuk algınlığı ile ilintili hastalıklardır. Astım hastalığı da allerji olmakla birlikte yine de bu hastalıklarla benzerliği ve bunlara yardımcı oluşu bakımından bu grupta sayılabilir.

Grip ve diğer soğukalgınlığı hastalıkları özellikle mevsim geçişlerinde daha fazla meydana gelir. Kıştan sonra baharın gelişi ve yine yazdan sonra sonbaharın gelişi ile grip ve soğukalgınlığı hastalıkları mevsimi açılmış olur. Corona da bir grip hastalığı olduğu için bulaşması ve yayılması bakımından en tehlikeli döneminde bulunuyoruz.

Benim grip ve diğer soğuk algınlıklarına karşı mücadelem

Yaklaşık 10 küsür yıldır hiç gribe yakalanmadım. Bu süre içinde öksürük ve nezle de olduğumu hatırlamıyorum. Eğer olduysam da etkisi en fazla bir kaç saat sürmüştür.

Ancak bu durum eskiden öyle değildi. Bu konuda zorlu bir mücadele verdim ve bağışıklık sistemimi geliştirdim.

Rahmetli dedemin ben küçükken şöyle dediğini hatırlıyorum: Maruf'un öksürüğünün yazla kışla sıcakla soğukla alakası yok, o hep öksürür.

2000'den sonra baharın gelişi ile allerji olurdum. İstanbul Fatih'te oturuyordum ve çiçek tozundan etkileniyordum. Beni hapşırma nöbetleri tutardı. Hiç durmadan 30-40 kez peşpeşe hapşırdınız mı? İlk başta tatlı geliyor ama sonra artık sol kolunuzda felç benzeri bir hissizlik oluşuyor.

2005-2008 yılları arasında grip ve bronşit hastalıklarım arttı. Özellikle bronşitim azmıştı. SSK kaydım da yoktu ve özel hastahanelere gide gele sık sık cüzdanımı ve kredi kartlarımı boşaltırdım. Ayrıca hastahane ve ilaçların da çok fazla faydası olmuyordu. Bir kaç kez kronik bronşit tanısı konuldu.

2008'de müşterim olan (kendisine web sitesi yapmıştım) bir doktorun referansı ile Çapa'da bir Prof.un yanına gittim. O da benimle özel ilgilendi bir dizi tahlil yaptıktan sonra bende ev akarları allerjisinden kronik astım olduğunu söyledi. Tabi verilen ilaçların kalıcı bir etkisi olmadı.

Çeşitli bitkisel çözümler denedim. Hatta Boruçiçeği alıp (daha sonra satışı yasaklandı) kullandım ama bir faydasını görmedim.

Ciğer bronşlarım daralmış ve çok hassas hale gelmişti. Gün içinde az bir yokuş yürüsem o günün gecesinde sabaha kadar hırlayıp öksürürdüm. Pencere pervazından ve duvardan yayılan soğuğu hissediyordum.

Nasıl Atlattım?

Önce astıma karşı evdeki eski halı ve halıfleksleri attım. Sulu elektrik süpürgesi aldım. Sunny miydi Sinbo muydu tam hatırlamıyorum. Ucuz bir sulu elektrik süpürgesi görmüştüm hemen aldım. Her süpürmeden sonra içi çamur doluyordu. Bunun astıma karşı büyük faydası oldu.

Bronşite gelince önce su içmenin faydalı olduğunu keşfettim. Kurt Pollack'ın Ev Doktoru kitabında "ciğerlerdeki daralmaların bronşite sebep olduğunu ve ciğerlerde biriken balgamı atmak için en iyi sökücünün su olduğunu" söylüyordu. Bunu denedim ve gerçekten işe yaradı. Suyu bir dikişte içmiyorsunuz sık sık ve azar azar, ağzını ıslatırcasına yarım yudum veya bir yudum olarak içiyorsunuz.

Soğuk su asla içmiyorsunuz. Ilık su içiniz. Şişenizi yanınızda bulundurun ve gün içinde sık sık içiniz. Hastalık sırasında yudumlarken ağzınızı boğazınızı yakmayacak derecede sıcağa yakın ılık su içiniz.

Sonra vücut ısısını yükseltmenin bronşit atağını ve gribi yok ettiğini keşfettim. Eski tıpta şöyle bir söz vardı: "Bütün hastalıklar ya vücut ısıtılarak veya soğutularak tedavi edilir." Çünkü bunlar zaten soğuk ile ilgili hastalıklardır. Vücudunuz ısısını stabil halde koruyamadığı için bu hastalıklar meydana gelir. Bu yüzden bu hastalıklar vücut ısısı yükseltildiğinde yok olur. Gribe yakalandığımızda ateşimizin yükselmesinin sebebi de bu budur. Vücut savunma sistemi karşı koyar ve bu virüsü yok etmek için harareti yükseltir. Ancak ateşi yükseltmek sıvı kaybına yol açar. Bu sırada vücudumuzda yeterli derecede sıvı yoksa veya sıvı alamıyorsak havale geçirebilir ve kalıcı zararlara uğrayabiliriz.

Vücut ısısını yükseltmek için sıcak su içiniz. Bulunduğunuz odayı ısınıtın ve vücudunuzu ısıtacak elbiseler giyin. Terin sizi rahatsız etmemesi için her tarafınıza havlu sarabilirsiniz. Terlediğiniz yer/ortam soğuk olmamalıdır. Teriniz üzerinizde soğursa bu daha da tehlikeli hale gelebilir. Teri emen bez veya havlu kullanabilirsiniz. Son bronşit atağında elbisemin altına bornoz giydiğimi üstüne kalın elbise ve kalın yorgan ile yattığımı hatırlıyorum.

Soğuk algınlığı ile ilgili hastalık sırasında ateşi düşürmek doğru bir yöntem değildir. Doğru olan ateşi düşürmek yerine hastanın terlemesini sağlamaktır. Hasta terlemeye başladıysa iyileşiyor demektir.

İmmün sistemini güçlendirmek

Vücudun kendini savunma sistemine immün sistemi deniliyor. Vücut ısısını yükselterek bronşit ataklarını durdurmuştum. Ancak bünyem yine de soğuk algınlığı karşısında zayıftı. Bunun için de Fatih'te Kadınlar Pazarı denilen pazardan 7-8 kilo üzüm pekmezi aldım. Bir iki ay içinde tüketene kadar hepsini içtim. O günden sonra bir daha ne grip ne astım, ne bronşit ne öksürük görmedim.

Son bir iki yılda grip ve nezle beni zaman zaman yoklasa da hemen vücut ısısını yükseltip terliyorum ve en fazla iki üç saat sonra yok oluyor. Yeniden pekmez içmek istedim ama bu sefer şekeri ağır geldi. Şimdi tahin karıştırıp öyle tüketiyorum.

Corona virüsü

Corona virüsün de en nihayetinde bir grip virüsü olduğunu unutmayalım. Şu ana kadar corona virüsünü durduran tek şeyin vücudun savunma sistemi olduğunu biliyoruz. Virüse yakalananların %2'si öldü. Geriye kalanlar bunu atlatıyor. Elbette bunu vücudun savunma sistemi sayesinde atlatıyorlar. Çünkü henüz bu virüse karşı fayda sağlayan bir ilaç bulunmamaktadır.

Coronaya karşı yapılacak en önemli şey, yukarıda da belirtildiği iki şeyi yapmaktır.
  1. Vücudun savunma sistemini güçlendirmek
  2. Her tür soğuk algınlığı rahatsızlığında sıcak su içerek vücut ısısını arttırıp terlemektir.

Paylaş:

14 Mart 2020 Cumartesi

Nuh Kavmindeki Putların Adları Etimolojisi

Bu isimler özgün Arapça kullanımında yer almamakla birlikte etimolojik olarak Arapça (proto-semitik) kelimelerdir. Şimdi bunların anlamlarını inceleyelim:

Kuran'da Nuh kavminin putlarının adları şöyle geçmektedir.

"Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğus’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın." (Nuh Suresi, 23)

Vedd: Allahın isimlerinden olan Vedud fiilinin ilk halidir. Öncesinde bu kelime iki harf üzere iken Arapçanın bir sonraki üçlü harf sistemine şeddeli olarak intikal etmiştir. Çok seven anlamındadır. Sevgi ve aşk tanrısı...

Suva': Bu gerçekten de çok ilginç. Çünkü suva yesu'un masdar halidir. sa'e, yesu, suva'. Yesu ise bilindiği gibi İsa'nın adıdır ve Mesih yani kutsal yağ ile meshedilen anlamına gelir. Nuh kavminde Yesu/Mesih figürü bulunması çok ilginç olsa gerekir.

Yeğus: iğase, yardım etmek fiilinin muzari' halidir. Yardım eden, imdada yetişen anlamındadır. Çekimi şöyledir. Ğase, Yeğus, Gavs. Tasavvuftaki bildiğimiz Gavs.

Ye'uk: Mani olan engelleyen anlamındadır. Allahın kahhar ve muntakim sıfatlarından birine benziyor. Ancak bu kelime daha sonra olumlu anlamda kullanılmamıştır.

Nesr: Arapça'da Nesr akbaba (veya kartal) demek. Tanrısal bir imge olarak kartal figürü Şamanizm'de de mevcuttu. Keza bir başka açıklamaya göre Arapça'nın ilk halinde sin ve sad ayrımı yoktu. Bu yüzden bu kelimenin aslı Nasr'dır. Yardım ve zafer anlamına gelir. Yardım eden ve zafere eriştiren manasında kullanılmaktaydı.

Paylaş:

24 Aralık 2019 Salı

Rimbaud ve Sabineli Kadınların Hikayesi


"Yüce kişiliğine ters düşse de bu gerçek, tasanın silmelerine doğru havalanan ve akşamın gölgelerinde kanadını sürükleyen, alaca, koca bir kuş buluyordum kendimi Hanım'ın evinde.

Tapılası takıları ve fiziksel başyapıtlarına katlanan yatağının eteğinde, diş etleri mor, kılı acıdan ağarmış iri bir ayı, konsolların kristal ve gümüş gözleriydim.

Karanlığa ve kızgın bir akvaryuma dönüştü her şey. Kavgacı bir haziran şafağında sabah, ben, yakarışını duyuran, savurup duran eşek, koştum kırlara, Sabineli kızlar gelip boynuma atılıncaya dek." (Arthur Rimbaud - Cehennemde bir mevsim)

***

Sabineli Kadınların hikayesi var bir de...

Efsaneye göre Romulus Roma şehrini kurmuş. Ancak kurucular asker olduğundan Roma'da hiç hatun yokmuş. Bunun üzerine Roma'da bir şölen verilmiş ve komşu şehir Sabineliler de çağırılmış. Çoluk çocuk herkes gelmiş. Yemişler içmişler, sonra Romalılar Sabineliler'in kızlarını kaçırmış. :D

Sabineliler kızlarını kurtarmak için Romalılarla dövüşmek için toplanmış ancak Sabineli kızlar araya girmiş ve kaçırıldıkları Romalı erkeklerini kocalarını sevdiklerini söylemiş. Yani arayı bulmuşlar.

Yani "Sabineli Kızlar", kendisini kaçıran erkeğe aşık olan kız anlamında bir darbı mesel olmuş. Rimbaud da şöyle diyor: "Kavgacı bir haziran şafağında sabah, ben, yakarışını duyuran, savurup duran eşek, koştum kırlara, Sabineli kızlar gelip boynuma atılıncaya dek."

***

Sabineli kızların hikayesine gönderme yapan bir de film tavsiyesinde bulunacağım. Yedi Kardeşe Yedi Gelin, Stanley Donen'in yönetmenliğini yaptığı 1955 Amerikan yapımı bir filmdir.


Paylaş:

1 Kasım 2019 Cuma

Mesleklerin sonu mu geldi?


Eskiden köylerde berber, dişçi, kırıkçı, nalbant, tamirci, Kuran hocası, şifacı, üfürükçü filan olurdu. Bunlar köylüden para almazdı, zaten kimsede de para filan olmazdı. Fakat hasat zamanı gelince herkes bunların payını ayırırdı. Bir tür kamu hizmeti böyle görülüyordu. Kamu hizmetinin ödemesi de kamusal olurdu yani.

Köy dediysem şehirler de öyleydi. Henüz kapitalizmi, liberal ekonomiyi keşfedememiş tüm toplumlarda da böyledir. Ekonomik strüktür olarak kapitalizm ve liberalizme karşı olduğum anlaşılmasın. Ticaret yapıyorsan liberal ol, ama kamusal hizmetlerde böyle bir seçeneğin olmamalı.

Şimdi bu tür kamu hizmeti gören kişiler eğer devlet memuru değilse ve özel sektörde çalışıyorsa, malesef her bir meslek bir nitelikli dolandırıcılığa dönüşüyor. Özel sektörde çalışan avukatlar, doktorlar, baytarlar, alternatif sağlıkçılar, psikologlar, eğitimciler, mühendisler vd. hep nitelikli dolandırıcılığa dönüş durumdadır. Bu tür mesleklerin özel olmasına izin verilmemeli...

Bundan kastım meslek erbabının yaşam standardının düşürülmesi değil bilakis güvence altına alınmasıdır. Meslek erbabının ihtiyaçları, saygınlığı yine kamu otoritesi tarafından karşılanabilir. Bununla birlikte kamusal meslekler paraya alet edilmemelidir.

Bazıları bunun komünizm ile karıştırıldığını düşünebilir. Ama bu komünizm değil aksine sosyal devlet... Ekonomide üretimde ve pazarda liberal bir model olabilir.

Günümüzde -son zamanlarda biraz iyileştirilen devlet hastahaneleri hariç- parası olmayan tedavi göremiyor. Sağlık sektöründe korkunç düzeyde bir fırsatçılık dönüyor.

Konuyla ilgili yüzlerce örnek verilebilir. Örneğin Türkiye'de sezeryan doğum oranları olması gerekenden kat kat daha fazladır. Çünkü sezeryanla doğum normal doğumun üç katı daha pahalıdır. Özel hastaneler para kazanmak için normal olarak kurtarabilecek bir doğumu hemen sezeryana almaktadır. Onların birinci önceliği paradır.

İnsan ve toplum hayatını ve sağlığını ilgilendiren temel konularda mesele paraya dönünce meslek yozlaşıyor. Mesleği ticaretten ayırmak en doğru yol olarak görünüyor.

Mesleklerin yozlaşması mesleklerin sonunu da getirdi. Bozulan bir ürün artık tamir edilmiyor. Herhangi bir konuda bir ustaya ihtiyaç duyulmuyor. Elbise ve giyim için terziye ihtiyaç kalmadı. Konfeksiyon ve hazır giyim var. Bir aşçıya ihtiyaç kalmadı. Şirketler yemek için Ticket kartı veriyor ve online yemek sipariş edilebiliyor. Bir berbere ihtiyacımız kalmadı küçük kesim aletleri ile kendi saçımızı sakalımızı kesebiliyoruz. Bir avukata ihtiyacımız kalmadı internetten merak ettiğimiz hukuki konuları öğrenebiliyor ve bir dilekçe örneğini hemen indirebiliyoruz. Cihazlarımız bozulduğunda servis ve garanti dışı ise anında yenisini alıyoruz.

Gördüğünüz gibi mesleklerin de sonuna geldik. Artık insanlar bir meslek öğrenmek için eğitim almıyor. Youtube'dan herkes pratik tamir ve ev zanaati işlerini öğrenebiliyor. Eski çırak-usta düzeni bozulduğu gibi meslek öğreten kurumlar da oluşturulamadı.

Sonuç olarak mesleklerin kamu düzenine ayak uyduramaması ve kapital sisteme entegre edilmesi meslekleri hem yozlaştırdı hem de sonunu getirdi.



Paylaş:

30 Ekim 2019 Çarşamba

Türkçe Ay Adları Etimolojisi


Türk takvim sisteminde yer alan;

  • Mart, Mayıs ve Ağustos ay adları Latin;
  • Şubat, Nisan, Haziran, Temmuz ve Eylül ay adları Aram;
  • Kasım ay adı Arap ve
  • Ekim, Aralık, Ocak ay adları ise Türkçe kökenlidir.

Ocak: Osmanlı döneminde Kênûn-i Sani ismi ile biliniyordu. 1945 yılında çıkarılan bir yasa ile Ocak olarak değiştirilmiştir. Atatürk devrimlerini müteakiben 10 Ocak 1945'te kabul edilen bir yasaya göre dört ayın adı değiştirilmiş oldu. Ocak, Ekim, Kasım ve Aralık ay adları değiştirildi. Ocak adı Eski Türkçe'deki Odcak kelimesinden gelir. Ateş yakılan yer, ev anlamına gelir.

Şubat: Aramca'daki yılın son ayı anlamına gelen Şabat kelimesinden türemiştir.

Mart: Eski Roma’da Savaş Tanrısı "Martius" un adından alınmıştır. Mart ayı savaş için uygun bir başlangıç olduğundan yılın ilk ayı da Mart ayı idi.

Nisan: İbraniler Aram halkı olan Babilliler tarafından istila edilmeden önce Nisan ayı için Aviv adını kullanıyordu. Nisan sözcüğü, Süryanice (nisanna), Sümerce (nisag), Akadca (nisanu), İbranice (nîsan) ve Farsça (nisan) şeklinde kullanılagelmiştir. Baharın ilk meyveleri anlamına gelir.

Mayıs: Mayıs ayı Yunan Tanrıçası "Maia'nın ayı" anlamında Latince "maius mensis"ten gelmektedir.

Haziran: Aramca'da sıcak anlamına gelir. İngilizce karşılığı olan June ise Jupiter'in karısı olan Roma tanrıçası Juno'dan gelir.

Temmuz: Temmuz, Sümerce ve Aramca da bereket tanrısı Tammuz adından gelmektedir. Türkçede "Orak ayı" yada "ot ayı" adı da verilmiştir.

Ağustos: Roma İmparatoru Caesar Augustus’un adından alınmıştır. Bir rivayete göre, Augustus da, tıpkı Julius Caesar’ın ayı Temmuz gibi (Julius’dan kaynaklanan July: Temmuz) kendi ayının da 31 gün çekmesini istediği için Ağustos ayında 31 gün vardır. Augustus, Cleopatra’nın öldüğü zamana denk geldiği için, bu ayın, takvimde bulunduğu yere yerleştirilmesini istemiştir. Augustus bu aya adını vermeden önce ağustos ayı, Mart ayı ile başlayan Roma takviminde altıncı ay olduğu için, Latince "Sextilis" olarak adlandırılmaktaydı. Türkçe'de bu aya "Harman ayı", "Lobut ayı" yada "Orak ayı" adı da verilmiştir.

Eylül: Bağbozumu zamanına denk geldiği için Süryanice "üzüm" anlamındaki aylûl'den (üzüm ayı) ayından geldiği savunulmuştur. Aynı şekilde Akatlar zamanda "coşkuyla haykırmak", "tanrıya seslenmek" anlamında kullanıldığı belirtilmektedir. İylü Aramca'da ve eski Sami dillerinde Tanrı/Allah anlamında kullanılan bir isimdir.

Ekim: Türkçe "ekme" eyleminden türemiş olup tarlaların sürülüp ekildiği ay anlamındadır. Önceleri bu ayın adı Aramca bir kelime olan Tişri'den geliyordu. Tişrini evvel. 1945'te Ekim olarak değiştirilmiştir.

Kasım: Osmanlı döneminde Teşrin-i Sani olarak anılıyordu. 1945'teki bir yasa değişikliği ile ay adı Kasım olarak değiştirildi. İddiaya göre Arapça Kâsim (bölen)'den adı Anadolu'da,yüzyıllar öncesinden beri halk arasında kullanılmaktaydı. Kasım, kasım günleri ve hızır, hızır günleri diye ikiye ayırır, hızır günleri 6 Mayıs günü ile başlar ve 6 kasım'a dek sürer.

Aralık: Osmanlı döneminde Kênûn-i Evvel ismi ile biliniyordu. Aralık adının İngilizce karşılığı olan 'December', Latince 10 anlamına gelen "decem" den gelir.
Paylaş:

16 Ekim 2019 Çarşamba

Esir Cinin Yemini


CİN, kendisini sarı bakırdan yapılmış küpten kurtaran balıkçıya anlatır:

"Bil ki ben asi bir cinim ve ben Davud’un oğlu Süleyman'a başkaldırdım. Yenildim. Davud'un oğlu Süleyman, Tanrı ya imana çağırdı beni, ama ben reddettim. Kral beni bu küpe kapattı ve onun ağzını Yüceler Yücesi'nin adıyla mühürledi. Sonra, sadık cinlerine küpü okyanusun ortasına atmalarını buyurdu. İçimden, "Kim beni kurtarırsa onu sonsuza dek zengin yapacağım," dedim. Ama tam bir yüzyıl geçti, kimse beni kurtarmadı. O zaman kendi kendime, "Kim beni kurtarırsa ona yeryüzünün tüm sihir sanatlarını açıklayacağım," dedim. Ama dörtyüz yıl geçtiği halde ben hâlâ denizin dibindeydim. O zaman dedim ki: "Kim beni kurtarırsa onun üç dileğini yerine getireceğim." Ama dokuzyüz yıl geçti. O zaman, çaresizlik içinde Yüceler Yücesi'nin adı üzerine yemin ettim: "Kim beni kurtarırsa, onu katledeceğim. Ölmeye hazırlan bakalım, ey kurtarıcım!"

Binbir Gece Masalları Üçüncü Gece
Paylaş:

Mükemmel Eş ile Evliliği Beklerken


Osho bir hikaye anlatır:

Adamın biri yüz yaşına yakın yaşamış ve sürekli evlenecek bir kadın arıyormuş. Ama yaşamını bekar olarak nihayete erdirmek üzere imiş. Ölüm döşeğinde iken ona sormuşlar:

- O kadar istiyordun neden evlenmedin?
- Çünkü mükemmel kadını arıyordum
- O kadar aradın, mükemmel bir kadın bulamadın mı?
- Aslında bir tane mükemmel kadın bulmuştum.
- Peki neden onunla evlenmedin?
- Çünkü o da mükemmel erkeği arıyordu ... :)

Mükemmeli aramaya gerek yok. Mükemmel olan kimse yoktur, ve bunun tersi de doğrudur. Her insanın mükemmel bir yanı vardır. İnsana gerekli olan şey, mükemmel kişi değil, mükemmel bir anlayıştır.
Paylaş:

Düş ve Saklanmış Geyik

CHENG'li bir oduncu bir koruda ürkmüş bir geyiğe rastladı ve onu öldürdü. Sonra da başkalarının bulmasını önlemek için üstünü yapraklar ve dallarla örterek onu ormana gömdü. Ancak kısa bir süre sonra geyiği sakladığı yeri unuttu ve her şeyi düşlemiş olduğunu düşündü. Öyküyü herkese sanki bir düşmüş gibi anlattı. Dinleyicileri arasından bir adam saklanmış geyiği aramaya gitti ve onu buldu. Adam geyiği evine taşıdı ve olup biteni karısına anlattı:

"Bir oduncu bir geyik öldürdüğünü düşlemiş, ve sonra onu sakladığı yeri unutmuş; ben onu buldum. Şu oduncu gerçekten yaman bir düşçü."

"Kimbilir, belki de, sen bir geyik öldürmüş olan bir oduncu gördüğünü düşledin," dedi karısı. "Böyle bir oduncunun bulunduğuna gerçekten inanıyor musun? Ama, yine de, gözümüzün önünde bir geyik durduğuna göre, düşün gerçek olmalı."

"Geyiği bir düş sayesinde bulduğumu farz etsek bile," diye gürledi koca, "ikimizden hangisinin düş gördüğünü bulmak için canımızı sıkmanın ne anlamı var?"

Oduncu o gece evine döndü; aklı hâlâ geyikteydi; o gece gerçekten düş gördü; düşünde geyiği sakladığı yeri ve onu bulan adamı gördü. Şafakla birlikte diğer adamın evine gitti ve geyiği orada buldu. İki adam sert bir ağız dalaşına giriştiler ve sonunda geyik davasını karara bağlamak bir yargıca düştü. Yargıç oduncuya döndü;

"Sen bir geyiği gerçekten öldürdün ve bunun bir düş olduğunu düşündün. Sonra gerçekten düş gördün ve onun gerçek olduğunu düşündün. Diğer adam geyiği buldu ve bu yüzden seninle tartışıyor, ama karısı onun başka birinin öldürmüş olduğu bir geyiği bulduğunu düşlediğini düşünüyor. Kısaca, hiç kimse geyik öldürmedi. Ama, önümüzde bir geyik durmakta olduğu için, en iyi çözüm onu ikinizin arasında bölüştürmek."

Dava, Cheng Kralı'nın kulağına kadar gitti ve Cheng Kralı şöyle dedi:

"Yargıca gelince, acaba o bir geyiği böldüğünü düşlemiyor mu?"

Liehtse (yak. M.S. 300)
Paylaş:

17 Eylül 2019 Salı

Huruf-u Mukattaa'nın Sırrı


Hurufu Mukatta'a'daki harfler Allah'ın isimleridir, Esma'ül hüsnadır.

Şemsül Maarif'in yazarı Şeyh el-Buni şöyle demiştir: Biliniz ki bütün alemler ve bütün yaratılmışlar Allah'ın isimleri olan Esma'ül Hüsna tarafından kuşatılmıştır. Her bir ismin tecellisi varlık içinde bir varoluşa hayat verir.

Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur. "Gökte saf saf uçan kuşları görmedin mi onları havada tutan Rahman'dan başkası değildir." Burada Rahman isminin bir tecellisini görmekteyiz.

Şimdi bir şey daha var, onu el-Buni'de mi yoksa başka bir yerde mi okumuştum yoksa oradan mı esinlendim tam olarak hatırlamıyorum. Konu şudur: Esasen tüm kainatta olduğu gibi Kuran-ı Kerim de tümüyle Esma'ül Hüsna tarafından kuşatılmıştır. İçinde esmanın olmadığı hiç bir süre ve hatta hiçbir ayet yoktur. Esma Kuran'da bazen zahiren bazen da batınen geçer. Kuran'da geçen esmanın zahiri hallerinin bir kaç versiyonundan bahsetmek istiyorum. Esmanın ilk versiyonu tek harfli isimlerdir ve bunlar da doğrudan Alfabe'deki harflerdir. Genel olarak insanlığın konuştuğu en kadim dilin iki harfli olduğu kabul ediliyor. Bundan da öncesinde insanlığın varoluş aşaması yada insanlık öncesi aşamadır ki orada Allah'ın isimleri tek harf olarak anılmıştır. İnsan zihni iki harfli sözcük ve isimlerle başladı ve bunu daha sonraki aşamalarda geliştirdi. Şimdi Kuran'da bütün bu evrelerin kuşatıldığını görüyoruz. Esma Kuran'da en primitif halinden en karmaşık haline kadar kullanılmıştır.

Kuran'da geçen esmanın hiyerarşisi:

1) Tek harfli esmai hüsna: Hurufu mukatta'a ve diğer bazı harfler. Besmeledeki be harfi, yemin harfleri vs.

2) İki harfli esmai hüsna: el (ibranice'de hâlâ kullanılıyor), hu (işaret zamiri şeklinde Allah adı olarak kullanılıyor), lah (onun anlamında Allah'ın adı olarak kullanılıyor. Ayrıca ilah kelimesinin köküdür), rab (terbiye eden), med (hayrı kullarına uzatan ulaştıran) 'ad (kullarını ve onların hallerini sayan), 'iz (izzet sahibi) vs.

3) Üç ve mezid harfli esmai hüsna: Bildiğimiz 99 isim ve diğerleri

4) Mürekkeb (birleşik) isimler: Muzaf ve muzafun ileyh olarak mürekkeb kelimelerdir. Söz gelimi (malik yevmuddin) bir tamlama ismidir.

5) Cümle isimler: Örnek: Süphan "ellezi biyedihi melekutu kulli şeyin ve ileyhi turca'un". Tırnak içine aldığım cümle aslında tek başına bir esmai hüsnadır.

Başka versiyonları da var, ama onlar üzerinde daha çok çalışmam gerekiyor.

Açıklanması gereken son bir nokta da şudur:

Esmai hüsnanın hiçbir versiyonu tek başına kullanılmazlar. Keşif sahibi büyüklerimiz tek bir esma ile dua edilmesini doğru bulmazlar. Zaten Kuran'da da esma-i hüsna sürekli olarak ikili yada üçlü yani ardışık bir şekilde kullanılırlar. Yani tek bir harf olarak kullanıldığında hurufu mukatta'a esma'yı çağrıştırmazlar, ama Kuran'daki şekli ile ardışık olarak kullanıldığında Allah'ın isimlerine dönüşürler.

Tek harflilere örnek: elif-lam-ra, ha-mim

Sulüsi ve mezid isimlere örnek: er-rahma ür-rahim, el-aziz ul-hakim, vs.

Mürekkeb isimlere örnek: Rabbul Alemin, er-Rahmanur Rahim, Malik Yevmiddin. Burada mürekkeb isimler ardışık olarak geçer.

Bu örnek diğer versiyonlarında da mevcuttur.

Genel çerçevesini çizmeye çalıştım, ama bu tezin hala açıklanması ve geliştirilmesi gereken yönleri var. Kuran'da daha derin bir taramayı gerektiriyor.

Allahualem

(17 Eylül 2012)
Paylaş:

12 Şubat 2019 Salı

Kitaptaki KDV Karmaşası

1 Şubat 2019 tarihi itibarıyla kitapta KDV'nin kaldırıldığı bildirildi. Tabi ki bu çok sevindirici güzel bir haberdi. Kitapta KDV'nin olmaması okumaya eğitime verilen desteği gösteriyor. Ancak durum böyle mi, böyle mi oldu? Tabi ki hayır.

Destek verdiğim bir kitap dağıtımcı firması Ocak ayının sonunda beni arayarak kullandıkları muhasebe sistemin veritabanındaki KDV tanımı %8 ve %1 olan tüm stok kartlarının KDV'lerinin sıfırlanmasını %18 olanların ise bırakılmasını istemişti. Ben de espiri olsun diye,

- "Abi ben bunun yedeğini alayım devletin işi belli olmaz, bakarsın geri alırlar." dedim.

Tabi bu işin espiri tarafı, ben zaten yedeklerimi alıyorum. Lakin anlamı doğru çıktı. Ertesi gün beni aradı ve KDV'lerin geri yüklenmesini istedi. Geri yükledim hemen tabi ki ama ne olduğunu anlamadık.

Şimdi deniliyor ki, sadece yayıncı KDV kesmeyecek. Ama bu ürünün imalından okuyucuya (tüketiciye) kadarki tüm süreçlerdeki herkes KDV kesiyor. Kağıtta %8, ithal kağıtta %18, matbaada %18 KDV uygulanıyor. Yayıncı bütün bu KDV'leri ödeyecek. Ama kendisi KDV kesemediği için biriken KDV alacağını kullanamamış oluyor.

KDV alacağı ancak KDV alacağına mahsup edilebilir. Sözgelimi KDV alacağını diğer bir vergi kalemine sayamazsın. İkinci önemli husus da şu: Maliye KDV alacağı/iadesi için ödeme yapmıyor. Bu durumda yayınevinin ödediği KDV'leri alma ihtimali yok. Diyelim ki hükümet tüzükte bir değişiklik yaptı ve maliye yayınevlerine KDV alacağı için geri ödeme yaptı. Peki burda yayıncının nasıl bir karı olacak? Kağıtçıya, matbaacıya peşin olarak ödediği KDV'yi diyelim ki hiç pürüzsüz sorunsuz geri alsa bunda nasıl bir çıkarı olacak? Hiç!!!

Diğer taraftan kitapçı/dağıtımcı sıfır KDV ile aldığı ürünün üzerine %8 KDV ekleyip satacak. Onun da KDV girişi olmadığı için vergi dairesine her ay sonunda ödenmesi gereken KDV borcu çıkacak.

Kitapçı son satıcı olduğundan sattığı kitapların KDV'sini hemen alıyor ve sıkıntı yok diyelim. Peki dağıtımcılar? Bu sistem kesin olarak dağıtımcılara büyük zarar veriyor. Çünkü dağıtımcı yayıncıdan aldığı sıfır KDV'yi kitapçıya %8 ile satıyor. Ay sonunda tüm satışların KDV'sini ödüyor. Ama dağıtımcıya ödeme en erken 4 ay sonra yapılıyor. Aradaki kitap dağıtımcılarının komisyonu %5-%6 arasındadır. Dağıtımcılar %5 kar ile sattığı kitap için peşinen her ay %8 KDV ödeyecek. Elbette bunun ödemesini kitapçılardan en erken 4 ay sonra alabilir.

Yani devlet demek istiyor ki, kitapçı, dağıtımcı gibi aracılar ortadan kalksın. O zaman dağıtımcılığı da kitapçılığı da devlet yapsın bence.

Son domates biber patlıcan satışı yapılan "Tanzim çadırları" da hükümetin niyetini ortaya çıkarıyor zaten. "Aradaki aracıyı ortadan kaldırarak fiyatları düşürmek" diyor. Tarlada yetişen domates biber hâl'e dolayısı ile manav ve market reyonuna kendiliğinden gelmiyor. Nakliyeciler aracılar bunu sağlıyor. Nitelikli bir katma değer var. Elektrik sarfiyatının yarısından fazlasını "Dağıtım bedeli" olarak alan devlet kitap dağıtımındaki %5-6'lık bir bedel ile çalışan dağıtım ve tedarik sistemlerini gereksiz görüyor.

Kitap dağıtımı çok önemli bir yan sektördür. Önce bunu anlamak gerekir. Türkiye'de 5 bini aşkın aktif yayınevi ve 400 bini aşkın aktif kitap çeşidi vardır. Arada dağıtımcılar/tedarikçiler olmazsa kitapçıların yayıncılara ve dolayısıyla kitap çeşidine ulaşması mümkün değildir. Hangi kitapçı 5 bin yayıncıya ulaşabilir, onlara doğrudan cari kartı açabilir? Bir kitapçı bazı yayınevlerinden ayda 3 tane 5 tane satamaz. Bu durumda o yayınevleri ile hiç çalışmaz. Böylece o kitapların satışları yapılamaz okuyucu onlara ulaşamaz. Dolayısı ile dağıtımcılar yoksa hem kitap satışlarını hem de kitap yayıncılığını öldürürsünüz. Geriye sadece büyük yayıncılar kalır. Bütün orta ve küçük yayıncılar kitaplarını satamaz, kitapçıya ve okuyucuya ulaşamaz. Zaten korsanla, bedava paylaşılan elektronik kitapla ve pahalılıkla can çekişen sektörün bu son KDV saçmalığı ile ruhuna şimdiden Fatiha okuyabiliriz.

Bozulan sistemin yarattığı karmaşa bu kadarla sınırlı değil. Kitapta etiket fiyatı denilen bir üst/azami fiyat vardır. Söz gelimi 10 TL olan bir kitabın yayınevinden dağıtımcıya çıkış fiyatı %40 iskonto ile (KDV dahil) 6 TL. Dağıtımcı üzerine %5 koyar ve etiket fiyatından %35 indirimle kitapçıya satar. Kitapçı da genellikle %10 kâr koyar ve etiket fiyatından genellikle %25 indirimle son kullanıcıya yani okuyucuya satar. Yani okuyucu etiket fiyatının altında bir indirim ile alıyordu kitabı zaten. Böyle bir sistem vardı. Etiket fiyatını da yayınevi belirliyordu.

Şimdi durum iyice karıştı. Yayınevi fiyatı hangi kritere göre belirleyecek. KDV dahil mi hariç mi? Söz gelimi 10 TL etiket fiyatı koyduktan sonra KDV bundan çıkarılacak mı yoksa eklenecek mi? Yayıncıların kafası karışık. Dağıtımcıların daha da karışık. Kimse tam olarak nasıl olduğunu bilmiyor.

Bunu kim yapıyor, hangi akla dayanarak yapıyor, kime danışıyor bilmem mümkün değil.


Paylaş:

Grafikerler Yazılımcılar

 
Grafikerler ve Yazılımcılar
Kapalı grup · 14 üye
Gruba Katıl
Grafikerlerin ve yazılımcıların paylaşım yapacakları seviyeli bir gruptur.
 

E-posta Aboneliği

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *